İslam ülkeleri arasında cami ve mescit sayısı bakımından Türkiye’nin dikkat çekici bir yere sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Milletimiz, ister yurt içinde ister yurt dışında olsun, yaşadığı yerde bir sosyal çevre oluşturduğunda cami veya mescit inşa etmeyi önemsemiş; bunu geçmişten bugüne sürdürmüştür.

Bu ilgiyi yalnızca yoğun bir dindarlık göstergesi olarak açıklamak yeterli değildir. Camiye, minareye ve ezana yüklenen tarihî, kültürel ve toplumsal anlam bundan çok daha geniş ve derindir. Cenaze ve bayram namazlarının toplumun farklı kesimlerini bir araya getirmesi, kritik zamanlarda okunan salaların ortak hafızadaki yeri, minare ve ezanın hürriyet ve aidiyet sembolü olarak görülmesi, caminin kuşatıcı gücünü ortaya koymaktadır.

Bunun yanında beş vakit namazı cemaatle kılmayı önemseyen ciddi bir kitle de vardır. Cemaat olmak; aynı mekânda, aynı kıbleye yönelerek huzura çıkmak, yalnızca birlikte namaz kılmak değildir. Doğru bir ruh ve bilinçle gerçekleştiğinde sosyal ve manevi değeri yüksek bir birlikteliktir. Ancak bu katılımın ruhen ve bedenen anlamlı olması gerekir. Aksi hâlde cemaat olma bilinci, yalnızca aynı mekânda bulunmanın ötesine geçemez.

Bir caminin cemaati, aslında toplumun doğal yapısını yansıtmalıdır. Farklı mesleklerden ve yaşlardan insanlar; kadınlar, genç kızlar ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar caminin hayatında bir şekilde yer alabilmelidir. Cami, toplumun yalnızca belirli bir yaş grubuna veya sosyal kesimine ait bir mekân hâline geldiğinde cemaat kavramının kuşatıcılığı da zayıflar.

Dijital dönüşümle birlikte özellikle genç kuşakların camiyle kurduğu ilişkide ciddi değişiklikler yaşandığını gözlemliyoruz. Bazıları camiden uzaklaşırken bazıları da namaz için gelip cami çevresinde sosyal bir bağ kurmadan ayrılıyor. Bu durum, caminin geçmişte sahip olduğu eğitim, kültür ve sosyalleşme fonksiyonlarını giderek zayıflatıyor. Bilgi ve tecrübenin kuşaklar arasında doğal biçimde aktarıldığı cemaat ortamı da bundan etkileniyor.

Cemaatin yaş ortalamasının yükselmesi başka bir problemi beraberinde getiriyor. Bugüne ve yarına yönelik yeni fikirler zaman zaman gereksiz, hayalî veya uygulanamaz görülebiliyor. Gençlerin katılımı sınırlı kalırken çocukların camiyle ilişkisi çoğu zaman belirli günler, kurslar veya geleneksel uygulamalar çerçevesinde şekilleniyor. Kadınların düzenli cami hayatına katılımının da birçok yerde sınırlı olduğu görülüyor.

Kendi gözlem ve çalışmalarımda dikkatimi çeken önemli bir nokta şudur: Gençler arasında düzenli veya düzensiz biçimde namaz kılan hatırı sayılır bir kesim bulunmasına rağmen, aynı gençlerin önemli bir bölümü camide sürekli bir cemaat ilişkisi kurmuyor. Kimi bunu tercih etmiyor, kimi kendisini o sosyal yapının parçası olarak görmüyor, kimi de cami ortamına dâhil olmakta çekingen davranıyor.

Bu tabloyu yalnızca “gençler camiye gelmiyor” cümlesiyle açıklamak meseleyi fazlasıyla basitleştirmek olur. Karşımızda, aidiyet biçimlerini ve bir topluluğa katılma şartlarını yeniden değerlendiren bir nesil var. Dolayısıyla yaşananları bir toplumsal dönüşüm olarak okumak gerekiyor.

Bu dönüşüme yetkili ve sorumlu kişilerin sosyal bilimlerin verilerini de dikkate alarak yaklaşması gerektiğine inanıyorum. İdarecilerin, din görevlilerinin, ileri yaş grubu cemaatin, kadınların, gençlerin ve ailelerin kendi sorumlulukları ölçüsünde çözüm arayışına katılması gerekir. Mesele yalnızca din görevlilerine bırakılmayacak kadar kapsamlıdır.

Batı toplumlarında dinî kurumlarla yeni kuşaklar arasındaki ilişkinin zayıflaması uzun süredir tartışılan bir konudur. Küreselleşme ve dijital iletişim dünyayı adeta büyük bir kasabaya dönüştürürken bireysel ve toplumsal değişimlerin etkisinden tamamen uzak kalmak da mümkün değildir. Bu sebeple camilerimizin değişen toplum yapısını doğru okuyarak yeni kuşaklarla sağlıklı bir ilişki kurması giderek daha önemli hâle gelmektedir.

Camiler, ibadet mekânı olma asli vasfını korurken genç neslin kendisini ait hissedebileceği; sosyalleşebileceği, eğitim ve kültür faaliyetlerine katılabileceği canlı merkezler hâline gelmelidir. Burada bütün sorumluluğu din görevlilerine yüklemek ne adildir ne de gerçekçidir. Hiç kimse böylesine güçlü bir toplumsal dönüşüme tek başına direnemez. Sorumluluk sahibi insanların ortak aklına ve birlikteliğine ihtiyaç vardır.

Kısa vadede önerim şudur: Belirli bölgelerde “proje camileri” seçilmeli; farklı yaş gruplarına, özellikle gençlere yönelik eğitim, kültür ve sosyal faaliyet modelleri geliştirilmelidir. Uygulamalar belirli aralıklarla değerlendirilmeli, başarılı örnekler geliştirilerek başka camilere taşınmalıdır. Böylece tek tip çözümler yerine, sahada denenmiş ve sonuçları görülmüş modeller üzerinden ilerlemek mümkün olabilir.

Camilerimizin geleceği, yalnızca binaların varlığını sürdürmesiyle değil; o binaların içinde yaşayan, öğrenen, paylaşan ve birbirine değer katan bir cemaatin varlığıyla anlam kazanacaktır. Yeni nesille cami arasındaki bağı yeniden güçlendirmek, bugünün değil yarının da meselesidir.

Bu konuya ilişkin daha ayrıntılı önerilerimi başka bir yazıda ele almak dileğiyle…

Hoşça kalın.