Eğitim ve öğretim tarihimiz ile kültürümüz, öğretmene ve bilgiye karşı saygı, minnet ve hayranlık uyandıran güçlü bir anlayışa sahipti. Hz. Ali’ye nispet edilen, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” sözü, öğretenden öğrenene uzanan vefa ve kıymet bilme duygusunu çarpıcı biçimde anlatır. Zümer Suresi’nin 9. ayetindeki, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ifadesi de bilginin ve bilen insanın değerini insanın dikkatine sunmaktadır.
Millî kültürümüzde bilge, pir, hoca ve dede gibi toplumun yol göstericisi kabul edilen şahsiyetleri her dönemde görmek mümkündür. Ancak bugün geldiğimiz noktada eğitim ve öğretim kurumlarımızın önemli bir kısmı, kendi millî ve manevi değerlerinden uzaklaşarak daha çok ekonomik ve statü merkezli bir anlayışın etkisine girmiş görünmektedir.
Mesela;
• Öğretmenlik giderek yalnızca bir meslek olarak algılanmaya başladı.
• Anne ve babalar, çocuk merkezli bir aile anlayışının içine sürüklendi.
• Okullar, yalnızca iyi gelir ve yüksek statü sağlayan mesleklere ulaşmanın bir basamağı olarak görülmeye başlandı.
• Öğretmen ve okul, bu hedefe ulaşmayı sağlayan araçlara indirgenir hâle geldi.
• Lise düzeyindeki okul çeşitliliği ve uzmanlaşma anlayışı, yükseköğretime de benzer bir modelin taşınmasına yol açtı.
• Liseler ve üniversiteler, bilim üreten merkezler olmaktan uzaklaşıp diploma ve kariyer odaklı yapılara dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
• Özel okulların önemli bir bölümünde öğretmenlerin emeklerinin yeterince karşılık bulmaması, eğitim çalışanlarının yaşadığı sorunları daha da derinleştirdi.
• “Eğitim” kavramı çoğu zaman tabelalarda kalırken sınav başarısı için ezber, öğretimin temel yöntemi hâline geldi.
• Eğitim, öğretim, talim ve terbiye gibi kavramların gerçek anlamları, okul hayatındaki karşılığını giderek kaybetti.
• Güçlü bir diploma üzerinden güç, statü ve unvan kazanma arzusu, aileleri ve eğitim sistemini büyük ölçüde etkisi altına aldı.
Kendi değerleriyle bağları zayıflayan bir sistemin yetiştirdiği çocukların öğretmenleri ise bugün ciddi bir tedirginlik içinde, yalnızca ders anlatmanın değil, günü güven içinde tamamlayabilmenin mücadelesini veriyor.
Çocukların bir kısmı tehditkâr tavırlar sergilemeyi, arkadaşlarına veya öğretmenlerine karşı baskı kurmayı sıradanlaştırmaya başladı. Çeteleşme, aşağılama ve tehdit gibi davranışlar, bazı okullarda öğretmenlerin korkulu rüyasına dönüşüyor.
Anne ve babaların ilgisizliği kadar, çocuklarına yönelik yanlış ve ölçüsüz ilgileri de eğitim ve terbiyenin önündeki en büyük engellerden biridir. Unutmamalıyız ki her çocuğun ilk ve en önemli sorumlusu ebeveynidir.
Çocuğunun yanında öğretmenini tehdit eden bir veli, aslında en büyük kötülüğü kendi evladına yapmaktadır. Çünkü çocuk, otoriteye, öğretmene ve emeğe saygı göstermeyi önce ailesinden öğrenir.
Bu nedenle eğitim sisteminde okulun, idarenin ve öğretmenin gücü yeniden tesis edilmelidir. Öğretmenler, eğitim ve öğretimin temel ilkeleri doğrultusunda korkusuzca çalışabilecekleri güvenli bir ortama kavuşturulmalıdır. Bunun için gerekli imkân ve yetki, devletin elindedir. Devlet, gücünü en çok da toplumun huzurunu ve eğitim ortamının güvenliğini tehdit eden davranışlar karşısında göstermelidir.
Okullarımız, kriminal olayların yaşanabileceği ve öğretmenlerin kendilerini güvende hissetmeyeceği mekânlar olmamalıdır. Bir zamanlar eleştirdiğimiz bazı toplumlara mı benzemeye başladık?
Hani inanç değerlerimiz? Nerede öz kültürümüz? Neden neslimize bu değerleri, başta aile olmak üzere, gerektiği gibi aktaramıyoruz? Hangi bedeller karşılığında ahlaki değerlerimizi hayatımızdan uzaklaştırdık?
Haydi, biraz tefekkür edelim. Belki hâlâ telafi edebileceğimiz bir fırsatımız vardır. Belki de bugün, en çok öğretmenlerimize dönüp samimiyetle “Nasılsın?” deme zamanıdır.