İnsanın içindeki en tehlikeli duygulardan birkaçını hatırlatarak yazımıza başlayalım.

Hırs, tamah, açgözlülük, kıskançlık ve bunların türevleri, insan için ciddi bir iç tehlikedir. Bunların kötülük üretme potansiyeli taşıdığını bilmeyenimiz yoktur.

Konumuzun başlığına gelecek olursak, insanın dünya nimetleriyle ilişkisini belirleyen dinî ve vicdanî ölçülerden biri olan helal kazanç disiplinine değinmek gerekir.

Kur’an-ı Kerim’de Necm Suresi’nin 39. ayeti, insana istikamet verecek önemli bir ölçü ortaya koyar: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”

Bu ayette ortaya konulan temel ölçü, bir şeye sahip olmak için onun karşılığı olan emeği ortaya koymaktır.

Yani rızık için, dünya malı için, ilim için, makam için alın terine dayalı emek şarttır. Ancak bazı dünyalıklar söz konusu olduğunda yalnızca emek de yeterli değildir; insan, sahip olduğu imkânın hakkını verecek ehliyete ve liyakate de sahip olmalıdır.

Hırsızlık denildiğinde çoğumuzun aklına öncelikle para ve maddi değerler gelir. Evet, bu, toplumun her kesiminden insanın işleyebileceği, yüz kızartıcı bir suçtur.

Bunun yanında makam, ilim ve unvan sahibi olma konusunda da bir tür hırsızlıktan söz edilebilir. Hatta bu tür hırsızlıkların etkisi ve açtığı tahribat, çoğu zaman maddi hırsızlıklardan çok daha büyük olabilir.

Herhangi bir makamı temsil etme kriterlerine sahip olmadığı hâlde çeşitli yollarla o makamı ele geçiren insanların ehliyetsizliği, hesabı zor yapılabilecek tahribatlara yol açar. Yapması gerekenleri yapamaz; yapmaması gerekenleri ise yapar. Çünkü kapasitesi, o makamı hakkıyla temsil etmeye ve geliştirmeye yeterli değildir.

Bu tür bir makam işgali, ağır bir hak ihlalidir. Telafisi bazen yıllar alır, bazen de mümkün olmaz.

İlim sahibi olmayı gösteren diploma ve unvanları hak etmeden elde etmek de bir başka hırsızlık biçimidir. Hak etmeden diploma sahibi olmak, hak etmeden unvan almak, hak etmeden önemli ilmî makamları işgal etmek; bireye, kuruma ve topluma derin izler bırakan bir akademik ve ahlaki sorundur.

İlim alanı liyakatsizliğe teslim edildiğinde bunun kötü sonuçlarını hep birlikte görürüz.

Bütün problemin temelinde, yazının başında saydığım o hastalıklı ve harama götüren duygular vardır. Kim hangi alanda harama tenezzül ederse, bulunduğu alanın maddi ve manevi değerlerini de talan etmeye başlar.

Böyle bir anlayışın tedavisi, insanın faniliğini hatırlaması ve hakikatle yüzleşmesidir. Mezarlıklar ve gasilhaneler, insana dünyanın geçiciliğini hatırlatan en güçlü mekânlardandır. İnsan, sürekli hakikatle yüzleşebildiğinde sanal gerçeklik hâline gelen o hastalıklı tutkularından sıyrılabilir.

Kefeni görür, mezarın boş olduğunu görür, geride kalan mirasçıları düşünür ve hayatın hakikatiyle bire bir yüzleşir.

Piyasada yıllardır bir “üçlü imtihan” sözü dolaşır. Kime ait olduğu tam olarak bilinmese de insanın zaaflarını anlatması bakımından dikkat çekicidir:

“Masa, kasa, nisa.”

Bunu günümüz şartlarında “makam, para ve cinsellik” gibi daha geniş bir çerçevede değerlendirmek mümkündür. Asıl mesele, insanın eline geçen imkânların onu ne ölçüde imtihan ettiğidir.

İnanan insanın bu konularda iki temel disiplini olmalıdır:

• Dinî disiplin

• Vicdanî disiplin

Doğru bir iman ve sağlam bir dinî zeminden uzaklaşan insanın vicdanı da zamanla etkisizleşebilir. Üstelik yalnızca vicdan, dünyanın ziynetleri ve insanın bitmek bilmeyen arzuları karşısında çoğu zaman zayıf kalabilir.

İşte helal kazancı tehdit eden bazı hastalıkları bir nebze olsun anlatmaya çalıştım. Harama yönelenlere de bir reçete sunmuş oldum; belki içlerinden bir kısmı kendine gelir, hakikati hatırlar ve iyileşme yoluna girer.

Meşru ve helal bir hayatı tercih edenlere selam olsun.