Maddi refaha ulaşmış toplumların önemli sorunlarından birinin yalnızlık olduğunu artık biliyoruz. Maalesef Müslüman toplumlar için uzak bir ihtimal olduğunu düşündüğümüz bu hâlin bize de hiç uzak olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Yalnızlık, özellikle ileri yaşlarda insan hayatını zorlaştıran ciddi bir sosyal problem hâline gelebiliyor. İnsanlardan uzaklaşma, sosyal bağların zayıflaması ve giderek büyüyen çaresizlik hissi, yaşama sevincini de olumsuz etkiliyor.
Refah düzeyi yükselen İslam toplumlarında da benzer sosyal problemlerin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz.
Zenginlikle dindarlık arasında ters yönlü bir ilişki bulunduğu sıkça söylenir. Bunu her insan için geçerli mutlak bir hüküm olarak söylemek elbette doğru değildir. Ancak dünyalığın insanı esir aldığı durumlarda zenginlik, insanın hem Allah’la hem de diğer insanlarla ilişkisini zayıflatabilir.
Kur’an insanı dünyaya aşırı bağlanmaya karşı birçok yerde uyarır.
Demek ki İslam’ın bu tehlikeye karşı hem uyarıları hem de bir hayat modeli vardır.
Tabii okuyana, anlayana ve yaşayana...
Şimdi dinimiz İslam’ın insanı yalnızlaşmaya karşı koruyan ilkelerine ve önerdiği sosyal hayat modeline bakalım.
Cemaatle İbadet
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.”
(Bakara, 2/43)
Namazın cemaatle kılınmasının teşvik edilmesi yalnızca ibadetin sevabıyla ilgili değildir. Cami aynı zamanda insanların birbirlerini gördükleri, tanıdıkları, birbirlerinden haberdar oldukları bir buluşma yeridir.
Aynı safta duran insanlar birbirlerinin varlığından haberdar olurlar.
Birinin eksikliği fark edilir.
Hastası sorulur.
Derdi öğrenilir.
İşte yalnızlığın karşısındaki sosyal bağlardan biri budur.
Sıla-i Rahim ve Yakın Çevre
Nisâ Suresi’nin 36. ayetinde Allah’a kulluğun hemen ardından anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın ve uzak komşuya ve insanın çevresindekilere iyilik edilmesi emredilir.
Bu bize önemli bir şey söylüyor:
İslam’ın öngördüğü insan modeli çevresinden kopmuş bir insan değildir.
Akrabasını arayan, komşusunu tanıyan, ihtiyaç sahibini gözeten ve çevresindeki insanların derdiyle ilgilenen bir insandır.
Bugün belki de yeniden hatırlamamız gereken kavramlardan biri sıla-i rahimdir.
Telefon rehberimizde yüzlerce insan bulunmasına rağmen kaçını gerçekten arıyoruz?
Aynı apartmanda yaşadığımız insanların kaçını tanıyoruz?
Kaç komşumuzun hastalığından, sıkıntısından veya yalnızlığından haberdarız?
Teknoloji iletişim imkânlarımızı artırırken gönüller arasındaki mesafeyi de büyütüyorsa burada düşünmemiz gereken ciddi bir problem vardır.
Selamlaşmak, Aramak ve Sormak
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin.”
(Nisâ, 4/86)
Selam basit bir kelime değildir.
Selam, “Seni görüyorum, seni fark ediyorum, sen benim için varsın.” demenin en sade yollarından biridir.
İnsanların birbirlerini araması, sorması, hastalarını ziyaret etmesi ve selamı yayması toplumsal bağları güçlendirir.
Bazen yalnız bir insanın ihtiyacı büyük şeyler değildir.
Bir telefon...
Bir ziyaret...
Bir selam...
Bir “Nasılsın?” sorusu...
Toplumsal Sorumluluk
Tevbe Suresi’nin 71. ayetinde mümin erkeklerin ve mümin kadınların birbirlerinin dostları ve yardımcıları oldukları bildirilir; iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırdıkları ifade edilir.
Bu anlayış bize bireyselliğin sınırlarını aşan bir sorumluluk yüklüyor.
İnsanlardan tamamen koparak toplumsal sorumluluklarımızı yerine getiremeyiz.
Fikir vermesi bakımından bu dört başlığın yeterli olduğunu düşünüyorum.
Sevgili Peygamberimizin hayatına baktığımızda da bunların sayısız örneğini görmek mümkündür. O; ailesiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla, çocuklarla, yaşlılarla, fakirlerle ve toplumun farklı kesimleriyle sürekli iletişim hâlindeydi.
Buradan kendimize önemli bir ölçü çıkarabiliriz:
Bizi birbirimizden koparan ve yalnızlaştıran hayat tarzını sorgulamak zorundayız.
Önemli olan hastalanmadan önce bağışıklık sistemimizi güçlü tutmaktır. Çünkü hastalık ortaya çıktıktan sonra teşhis ve tedavi süreçleri her zaman istediğimiz sonucu vermeyebilir.
Elbette sosyalleşmenin de bir ahlakı vardır.
İnsan, başka insanlarla ilişki kurarken onların hakkını çiğnememeli; yalandan, iftiradan, dedikodudan, bencillikten, haksızlıktan ve şiddetten uzak durmalıdır.
İnsan ilişkilerini zehirleyen davranışları terk ettiğimiz ölçüde sağlıklı bir sosyalleşmenin de zeminini hazırlamış oluruz.
İnsanın insana ihtiyacı vardır.
Ama insanın insana güvenebilmesi için de ahlaka ihtiyacı vardır.
Bugün asıl kaybetmekte olduğumuz şeylerden biri belki de budur.
Gelin dostlar!
Bizden öncekilerin yaşadıklarından ibret alalım ve daha iyisini yapmanın yollarını arayalım.
“Bize gelmez!” sözü nefsimizin tehlikeli oyunlarından biridir.
Gelmez dediğimiz birçok şey geldi bile.
Hızla yalnızlaşıyoruz.
Güven duygumuzu kaybediyoruz demek bile belki artık hafif kalıyor.
Haksızlık ve adaletsizlik büyüyor.
Açgözlülük ve hırs normalleşiyor.
Yan yana yaşıyor fakat birbirimizin hâlini bilmiyoruz.
Aynı apartmanda oturuyor fakat birbirimizi tanımıyoruz.
Yüzlerce kişilik iletişim listelerimiz var fakat derdimizi anlatacağımız insanların sayısı giderek azalıyor.
Ve belki de en acısı:
Birbirimize gönül gözüyle bakamıyoruz artık.
Daha ne olsun ki?
Kur’an’ın insana sunduğu hayat sadece Allah’la ilişkimizi değil, insanlarla ilişkimizi de inşa ediyor.
Cemaat...
Akraba...
Komşu...
Selam...
Ziyaret...
Yardımlaşma...
Kardeşlik...
Bunların her biri yalnızlığın duvarından bir tuğla sökebilir.
Yeter ki yeniden hatırlayalım.
Yeter ki yeniden yaşayalım.
Lütfen ibret alma aşamasından tedbir alma aşamasına geçelim.
Yine her birimize bu mücadelede kolay gelsin.