Bütün dinlerde olduğu gibi bizim dinimizde de bireyselliğin yanında toplumsal hayatın önemli bir yeri vardır. Din, insanın kalbinde başlayan ve büyük ölçüde bireysel sorumluluklarla yaşanan bir hakikat olmakla birlikte, hayatın sosyal alanına ilişkin önemli hükümler de ortaya koyar.
Aile, akrabalık, komşuluk ve insanın içinde yaşadığı çevre; dinin insani, ahlaki ve hukuki bakımdan ilgilendiği alanlardır. İslam da bu alanlarla ilgili birtakım ilkeler, emirler ve yasaklar koymuştur. İnsan ise bütün bunların karşısında tercihleri ve sorumluluklarıyla bir imtihan içindedir.
Müslümanların farklı düşünceler, anlayışlar ve yapılar etrafında gruplaşması yeni bir hadise değildir. İslam tarihi boyunca dinî, siyasi, fikrî ve tasavvufi birçok oluşum ortaya çıkmıştır. İçinde yaşadığımız dönemde de bunların çağımıza yansıyan farklı biçimleriyle karşı karşıyayız.
Bunların arasında özellikle iki kavram sıkça karşımıza çıkıyor:
Tarikatlar ve cemaatler.
Tasavvufun ilk dönemlerinde zühd, takva, ihlas, tövbe, nefis terbiyesi ve dünyaya karşı ölçülü olmak gibi kavramlar önemli bir yere sahipti. Zaman içerisinde tasavvufi anlayışlar kurumsallaştı ve farklı tarikat yapıları ortaya çıktı.
Ancak hiçbir insanî oluşum başladığı şekliyle kalmıyor. Zamanın şartları, toplumsal değişimler, para, güç ve iktidarla kurulan ilişkiler bu yapıları da etkiliyor.
Bugün asıl üzerinde durmamız gereken konu da budur.
Din adına ortaya çıkan bir yapı, kuruluş amacından uzaklaşıp güç, para ve sosyal statü üretmeye başladığında ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Zühd ve takvayı öncelediğini söyleyen bir anlayış; gösterişe, şekle, servete ve nüfuza teslim olmuşsa ortada önemli bir çelişki var demektir.
Mesele kıyafet değildir.
Mesele zikir değildir.
Mesele herhangi bir geleneğin veya tasavvufi yöntemin varlığı da değildir.
Asıl mesele, dinin insan üzerindeki manevi otoritesinin ekonomik, siyasi veya kişisel bir güce dönüştürülmesidir.
İnsanlardan çeşitli isimler altında para toplayarak büyük ekonomik yapılar oluşturmak, ardından bu yapıları sorgulanamaz hâle getirmek; yönetimi belirli kişilerin veya ailelerin etrafında sürekli kılmak ve hesap soranları dışlamak, dinî bir topluluk açısından ciddi bir ahlak problemidir.
Çünkü din adına hareket edenlerin herkesten daha fazla şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir olması gerekir.
Bir başka problem de grup aidiyetinin İslam kardeşliğinin önüne geçirilmesidir.
Kur'an'ın ölçüsü açıktır:
“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 49/10)
Buna rağmen “biz daha iyiyiz”, “bizim yolumuz daha doğru”, “bizim hocamız, şeyhimiz veya cemaatimiz daha üstün” anlayışı hâkim olduğunda İslam'ın kuşatıcı kardeşlik anlayışı dar bir grup aidiyetine dönüşmektedir.
İnsanları bir arada tutmak için dinî duyguların kullanılması ise daha tehlikeli bir noktadır.
Hiçbir insanın bir başkasına cennet garantisi verme yetkisi yoktur.
Hiçbir şeyh, hoca, lider veya cemaat önderi Allah adına kurtuluş belgesi dağıtamaz.
İnsan ile Allah arasındaki kulluk ilişkisini kendi otoritesinin dayanağı hâline getiren herkes sorgulanmalıdır.
Cemaat yapılanmalarında da benzer risklerle karşılaşmak mümkündür. Bir fikir, hizmet veya eğitim amacıyla başlayan oluşum zaman içerisinde büyük bir ekonomik ve sosyal güce dönüşebilir. Burada belirleyici olan yapının adı değil; hangi ilkelerle hareket ettiğidir.
Öyleyse ölçümüz ne olmalı?
Çok basit:
Şeffaflık.
Hesap verebilirlik.
Denetlenebilirlik.
Yönetimde kişilere değil ilkelere bağlılık.
Toplanan paranın nereye harcandığının bilinmesi.
Dinî otoritenin ekonomik veya siyasi nüfuza dönüştürülmemesi.
Ve hepsinden önemlisi, insanın aklının ve iradesinin bir başkasına teslim edilmemesi.
Bir dernek, vakıf, cemaat veya başka bir dinî-sosyal yapı insanların desteği ve bağışlarıyla faaliyet gösteriyorsa, bu kaynakların nasıl kullanıldığını açıklayabilmelidir. İnsanlardan fedakârlık isteyenlerin kendi hayatlarında da aynı fedakârlığı gösterebilmeleri gerekir.
Halka kanaati anlatıp kendisi saltanat yaşayanların sözünü sorgulamak günah değildir.
Aksine, sorgulanamazlık başladığı yerde tehlike başlamış demektir.
Dostlar!
Dinimizin bize aklımızı, irademizi ve sorumluluğumuzu bir başkasına teslim etmemizi emreden bir hükmü yoktur.
Bir dinî oluşum size aracılık ediyorsa onun şeffaflığına bakın.
Hesap verebilirliğine bakın.
Denetlenebilirliğine bakın.
Eleştiriye tahammül edip etmediğine bakın.
Ve din hizmetinin giderek para, nüfuz ve iktidar üretme aracına dönüştüğünü görüyorsanız orada durup düşünün.
Artık aldanmayı da aldatılmayı da normalleştirmemeliyiz.
Din adına yapılan yanlışları sorgulamak dine karşı çıkmak değildir. Tam tersine, dini insanların çıkarlarından korumanın yollarından biridir.
Biraz silkelenip kendimize gelelim.
İnancımızın bize yüklediği akıl, irade ve sorumluluğu yeniden hatırlayalım.
Ve üzerimize düşen denetimi yapalım.
Kolay gelsin.