Kanaat; insanın elinde bulunan imkânlarla yetinmesi, kısmetine razı olması ve aşırı hırstan uzak durmasıdır. Bir başka ifadeyle, sahip olduklarının kıymetini bilerek hayatını sürekli “daha fazlası”nın peşinde tüketmemesidir.

İnsanoğlu dünyayı ve dünya nimetlerini sever. Bu, yaratılışımıza yerleştirilmiş tabii bir eğilimdir. İnsanın güzel yaşamak, rahat etmek, imkânlarını geliştirmek istemesinde elbette yanlış bir taraf yoktur. Mesele, bu isteğin hangi noktada ihtiyaç olmaktan çıkıp ihtirasa dönüştüğüdür.

Hayatın hemen her alanında olduğu gibi dünya nimetleriyle ilişkimizde de denge şarttır.

İnsan için en temel ihtiyaçların başında beslenme, güvenlik ve örtünme/barınma gelir. Tarihin hemen her döneminde insan, önce bu temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır. Başlangıçta bütün bunlar son derece makul ve anlaşılır ihtiyaçlardır.

Fakat insan, kendisine verilen akıl ve diğer kabiliyetler sayesinde tabiatta bulduklarını işleyerek yeni araçlar, eşyalar ve imkânlar üretmiştir. Arkeolojik bulguların ortaya koyduğu insanlık serüvenine baktığımızda, insanın kendisini dahi hayrete düşürecek bir gelişim gösterdiğini görüyoruz. Üstelik bu gelişim hâlâ devam ediyor.

Ne var ki değişmeyen bir gerçek var: Ölüm.

İnsan hangi milletten, hangi kültürden ve hangi inançtan olursa olsun, doğan her canlının bir gün öleceğini bilir. Ahiret hayatına inansın veya inanmasın, ölümün bu dünyadaki hayatın sonu olduğunu kabul eder.

Bu dünyada biriktirdiğimiz maddi varlıkların tamamı yine bu dünyada kalacaktır.

Çıplak geldiğimiz dünyadan, sonunda birkaç metre beze sarılarak ayrılıyoruz. Bazı toplumlarda ise insan bedeni yakılıyor ve geriye bir avuç kül kalıyor.

Öyleyse bütün bu gerçeklere rağmen insandaki bu bitmek bilmeyen hırs neden?

Durmadan çalışma ve dünyalık biriktirme arzusu neden?

Biriktirdiklerini yiyemeden, kullanamadan ve onlardan yeterince faydalanamadan bırakıp gideceğini bildiği hâlde insan neden hâlâ daha fazlasını istemekte ısrar ediyor?

Dahası, biriktirme uğruna hayatın tadına varabileceği nice güzelliği gözden çıkarmasının anlamı nedir?

İnsan, yaratılışında bulunan sosyalleşme ve paylaşma ihtiyacını dahi terk edecek kadar bencilleştiğinde bunun kendisini nereye götüreceğini bilmiyor mu?

Değerli okurlarım,

Bu soruları çoğaltabiliriz. Fakat kanaatimce mesele yeterince açık.

Bugün yaşadığımız pek çok bireysel ve toplumsal huzursuzluğun temelinde, kanaat duygumuzun hastalanması vardır.

Çünkü insanlığımızın, inancımızın ve kültürümüzün en kıymetli ahlaki değerlerinden biri olan kanaat, dünyevi hırsların en güçlü frenlerinden biridir.

Kanaat, çalışmamak değildir.

Üretmemek değildir.

Zenginliğe karşı çıkmak hiç değildir.

Kanaat; sahip olmakla sahip olunanın esiri olmak arasındaki sınırı bilmektir.

İnsanın nefsinde kabaran açgözlülüğe ve bencilliğe karşı geliştirdiği ahlaki bir dirençtir.

Paylaşarak mutlu olmanın ve başkasını mutlu etmenin dayandığı ahlaki merkezdir.

Kazancının hesabını verebilmenin insana kazandırdığı gönül rahatlığıdır.

Daha fazlasını elde etmek uğruna gereksiz risklere girmeyi engelleyen bir ölçüdür.

Kazandığının tadına varabilmek, elindekinin kıymetini bilmek ve sürekli eksiklik hissiyle yaşamamak demektir.

Kanaat, “yeter” diyebilme iradesidir.

Çünkü “yeter” kelimesini hayatından çıkaran insan için artık hiçbir miktar gerçekten yeterli değildir. Bir evden sonra ikinci ev, bir arabadan sonra daha iyisi, belli bir gelirden sonra daha yüksek gelir, bir makamdan sonra daha yüksek makam istenir. Böylece ihtiyaçlar karşılanır fakat arzular hiçbir zaman sona ermez.

İşte kanaatin hastalandığı yer tam da burasıdır.

İnsan artık sahip olduklarından mutluluk üretmek yerine, sahip olmadıklarından mutsuzluk üretmeye başlar.

Bu sebeple kanaat, insanın hayat sevincini koruyan önemli bir ahlaki güçtür. Yeteri kadarıyla mutlu olmayı öğrenmiş insan, hayatın küçük nimetlerinden de tat alabilir. Sürekli başkasının elindekine bakarak kendi nimetlerini değersizleştirmez.

Kanaat aynı zamanda bizi helal dairede tutan güçlü bir inanç kodudur. Çünkü sınırsız kazanma arzusu insanı zaman zaman sınırları zorlamaya, hakkı olmayanı istemeye ve meşru olmayan yollara yönelmeye sevk edebilir. Kanaat ise insana nerede durması gerektiğini hatırlatır.

Kanaatkâr insan, kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla daha barışık yaşar. Sabır, tevekkül ve irade onda birbirini tamamlayan değerler hâline gelir.

Bu insanın hiçbir hedefi olmadığı anlamına gelmez. Aksine çalışır, üretir, kazanır ve geleceğini düşünür. Fakat bütün bunları yaparken hayatının anlamını yalnızca sahip olduklarının miktarıyla ölçmez.

Malı vardır ama malı onun sahibi değildir.

Dünyadan faydalanır ama dünyayı kalbinin merkezine yerleştirmez.

Kazanır ama paylaşmayı unutmaz.

Çalışır ama yaşamayı ertelemez.

İster ama ne zaman “yeter” diyeceğini de bilir.

Belki bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

İmkânlarımız mı azaldı, yoksa kanaatimiz mi?

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar çok eşyaya, teknolojiye, konfora ve seçeneğe sahip olmadığımız hâlde neden hâlâ bu kadar çok insan kendisini eksik hissediyor?

Belki de sorun sahip olduklarımızın azlığında değil, arzularımızın sınırsızlığındadır.

Kur’an-ı Kerim bu konuda insana son derece anlamlı bir ölçü hatırlatmaktadır:

“Onlardan bazılarına, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

(Tâhâ Suresi, 131. ayet)

Öyleyse mesele dünyayı terk etmek değil; dünyanın bizi esir almasına izin vermemektir.

Kanaat de bunun en güçlü yollarından biridir.

Çünkü kanaat, az şeye sahip olmak değil; sahip olduğunun değerini bilecek kadar zengin bir gönle sahip olmaktır.

Hoşça kalın.