Şimdi sizlere, bir “profesör”ümüz tarafından kaleme alınan “sınav uyarısı”nı sunacağım..
Yazı bir Öğrenci Seçme Sınavı’ndan önce yazılmış..
Okuduğunuzda, gayet “normal”miş gibi görünebilir..
Ama, “dikkatli” okuduğunuzda, tepeden tırnağa bir “imla faciası” ile karşı karşıya kalıyorsunuz..
Size önce bu yazıyı, ardından da yazıdaki imla facialarını göstereceğim..
“Profesörlük” mertebesine ulaşan birinin, bu hatalarına inanamayacaksınız..
İşte o yazı:

Sayın
Bina Sınav Sorumlusu
Öğrenci Seçme Sınavına giren adayların sınav koşullarını oluşturmak ve yürütmek hepimizin bir anne baba ve bu sınavın adaylar ve ebeveynler açısından önemini hatırlatarak hukuksal ve vicdani olarak ne kadar ağır bir sorumluluk altında bulunduğumuzun bilincinde olduğunuz kanaatindeyim.
Bu bağlamda salon sınav görevlilerinin her türlü olumsuzluklarının ayrıntılarıyla rapor edilerek bildirilmesini özellikle istiyorum. Bu tür raporlar bundan sonraki sınavlarda nasıl bir görevlendirmeler yapmamıza ışık tutacaktır.
Zahmetleriniz için şimdiden teşekkür eder başarılı bir ÖSS dilerim.
Prof. Dr. …….

Yazıyı okudunuz..
İlk paragraftan bir şey anladınız mı?
Uzun zamandır yazı yazan biri olarak açık söyleyeyim, ben anlamadım..
Yazının bütününde virgül yok, abstrof yok, tırnak yok, büyük-küçük harf kuralı uygulanmamış..
Daha da ötesi, ilk paragrafta ifadeler öylesine birbirinin içine girmiş ki, ne anlatmaya çalıştığını anlamaya da imkan yok..
Yazıyı şöyle yazsak, acaba anlaşılabilir olur mu:
“Sayın bina sınav sorumlusu,
Görevimiz, Öğrenci Seçme Sınavı’na giren adayların sınav koşullarını sağlıklı bir şekilde oluşturmak ve yürütmektir. Hepimiz birer anne-babayız ve bu sınavın bütün anne-babalar için ne kadar önemli olduğunun bilincinde olmalıyız. Bu da bizi hukuki ve vicdani bir sorumluluk altına sokmaktadır.
Bu nedenle, sizden ve salon sınav görevlisi arkadaşlarımdan, sınav sırasında olan veya olabilecek bütün olumsuzlukları, ayrıntılarıyla tarafıma rapor etmesini rica ediyorum. Bu tür raporlar, bundan sonraki sınavlarda yapacağımız görevlendirmelerde yol gösterecektir.”

Şimdi karşılaştırın iki yazıyı..

Burada amacım, “bakın ben bir profesörden daha iyi yazarım” demek değil..
Profesörlük mertebesine ulaşmış bir bilim adamının, kendi öz dilini bile kullanamadığını ortaya koymak..
Düşünün ki; bu profesörler, sınava tabi tuttukları gençlerimize not verecekler..
Ve verdikleri notlarla onların “istikballerini” tayin edecekler..
Kendisi “anlaşılabilir ve imla kurallarına uygun” yazmayan biri, öğrencilerin yazdıklarına nasıl not verebilir?

Bu profesörümüzün adını özellikle yazmadım..
Yukarıdaki yazıyı kimin kaleme aldığını bilen biliyor zaten..
“Kişi”ler üzerinde durmak gibi bir niyetim de yok..
Türkiye’de bu mertebelere nasıl gelindiğini gösteren çarpıcı bir örnek olduğu için yazma gereği hissettim..
Kendi öz dilini iyi ve doğru kullanamayan biri nasıl “profesör” olur, nasıl sınavlarda görev alır anlayan beri gelsin..
Sözüm elbette bütün profesörlerimize değil, hakkıyla o mertebeye gelenler de çok..
Ama ne yazık ki, ülkemiz yukarıdaki örnekleriyle dopdolu..

Biz gazetecilere gelince..
Bizler de “imla kuralları” konusunda sütten çıkmış ak kaşık değiliz..
Özellikle yerel basında..
Yaşını-başını almışlardan tutun, biraz mürekkep yalamışlara ve köşe yazarlarına kadar geniş bir çerçevede kalan birçok meslektaşım, maalesef –tıpkı profesörümüz gibi- bir sürü “imla hatası” yapıyor..
Aslında profesörlerin de, biz gazetecilerin de en çok dikkat etmesi gereken konu bu..
Çünkü, insanlar bizleri örnek alıyor..
Özellikle “ana dil” tartışmalarının ayyuka çıktığı bu dönemde..
“Hata”lar beyinlerine “doğru” gibi girdikçe de, “ifade özürlü” olup çıkıyorlar..

Şöyle çevrenize bir bakın..
Kaç kişi anlatmak istediği şeyi, anlatmak istediği gibi anlatabiliyor?
Ya da anlatılanlardan siz bir şey anlayabiliyor musunuz?
Dilimizi “doğru” kullanmazsak, kullanılmaktan kurtulamayız, unutmayın..