Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla tarih boyunca doğudan batıya, güneyden kuzeye yönelen göçlerin merkezi bir güzergâhı üzerinde yer almıştır. Özellikle 2011 yılında Suriye'de patlak veren iç savaşla birlikte Türkiye, dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke hâline gelmiştir. Bu durum, beraberinde hem insani hem ekonomik hem de sosyal birçok konuyu gündeme getirmiştir. Türkiye'deki sığınmacıların durumu, göçün arka planındaki nedenler ve sığınmacılara tanınan haklar hem uluslararası hukuk hem de ülkemizin iç mevzuatı çerçevesinde önemli bir yer tutmaktadır.
I. GÖÇÜN BAŞLANGICI VE NEDENLERİ
Türkiye’ye yönelik sığınmacı hareketlerinin büyük kısmı, özellikle Suriye'de 2011 yılında başlayan iç savaşla ivme kazanmıştır. Bu savaş, sadece siyasi bir çöküş değil, aynı zamanda temel yaşam haklarının ortadan kalktığı, toplumsal dokunun bozulduğu, şiddet sarmalının sıradanlaştığı bir felaket hâline gelmiştir. Kimyasal silah kullanımı, rejim muhaliflerine yönelik baskı, silahlı çatışmalar, açlık ve güvenliksizlik gibi nedenlerle milyonlarca Suriyeli yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalmıştır.
Ancak sadece Suriye değil; Afganistan, Irak, İran, Filistin, Somali ve bazı Afrika ülkelerinden de farklı sebeplerle Türkiye’ye yönelen ciddi bir sığınmacı akını olmuştur. Bu göçün ardındaki başlıca nedenleri şöyle sıralayabiliriz:
Silahlı Çatışmalar ve İç Savaşlar: Suriye, Irak ve Afganistan gibi ülkelerdeki uzun süreli çatışmalar.
Siyasi Baskılar ve İnsan Hakları İhlalleri: Rejim karşıtlarına yönelik tutuklamalar, işkenceler, ifade özgürlüğü kısıtlamaları.
Ekonomik Sıkıntılar ve Yoksulluk: Temel hizmetlerin karşılanamaması, işsizlik, açlık.
Etnik ve Mezhepsel Ayrımcılık: Bazı grupların sistematik olarak dışlanması ya da tehdit altında yaşaması.
İklim Değişikliği ve Doğal Afetler: Özellikle Afrika ülkelerinden gelen göçlerde kuraklık ve açlık gibi nedenler de etkili olmaktadır.
Türkiye, bu göç akımlarının hem geçiş noktası hem de çoğu zaman hedef ülkesi olmuştur. Bunun başlıca nedeni, coğrafi olarak Avrupa’ya geçişin kapısı olması ve diğer yandan göçmenlere en azından kısa vadede barınma, sağlık ve güvenlik sunabilecek bir yapı sunmasıdır.
II. TÜRKİYE'DEKİ SIĞINMACILARIN DURUMU
2025 yılı itibarıyla Türkiye’de 4 milyona yakın geçici koruma statüsünde Suriyeli sığınmacı ile birlikte toplam sayısı 5 milyonu aşan sığınmacı nüfusun bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfusun büyük bir kısmı sınır illerimizde yoğunlaşmakla birlikte, İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep gibi büyükşehirlerde de önemli sayılara ulaşmıştır.
Sığınmacıların barınma koşulları oldukça çeşitlidir. İlk dönemlerde kurulan kamp ve geçici barınma merkezlerinde yaşam devam ederken, zamanla sığınmacıların büyük kısmı şehir yaşamına entegre olmaya başlamıştır. Ancak bu süreç ciddi ekonomik ve sosyal sorunları da beraberinde getirmiştir:
İstihdam ve kayıt dışı çalışma: Sığınmacıların çoğu sosyal güvencesiz işlerde düşük ücretlerle çalışmaktadır. Bu durum hem sığınmacılar için sömürüye açık bir yapı doğurmakta hem de yerli iş gücü ile rekabet gerilimi yaratmaktadır.
Eğitimde uyum sorunları: Sığınmacı çocukların eğitime katılımı teşvik edilmekteyse de dil bariyeri ve sosyal uyum eksikliği, bu süreci yavaşlatmaktadır.
Toplumsal gerginlikler ve yabancı düşmanlığı: Özellikle ekonomik krizin etkilerinin hissedildiği dönemlerde, toplumun bazı kesimlerinde sığınmacılara yönelik hoşnutsuzluk ve dışlayıcı tavırlar artmaktadır.
Öte yandan, Türkiye toplumunun büyük bir kısmı, özellikle göçün ilk yıllarında büyük bir insani duyarlılıkla ve misafirperverlikle hareket etmiş, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları da büyük bir yük üstlenmiştir.
III. SIĞINMACILARA TANINAN HAKLAR
Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmakla birlikte, bu sözleşmeye "coğrafi çekince" ile imza atmıştır. Yani Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacıları "mülteci" olarak tanımaktadır. Bu nedenle, Suriye, Afganistan gibi Avrupa dışından gelenlere "geçici koruma" ya da "şartlı mülteci" gibi statüler verilmektedir.
Başlıca tanınan haklar şunlardır:
Geçici Koruma Statüsü: Özellikle Suriyeliler için oluşturulan bu statü sayesinde, sınır dışı edilme riski olmadan Türkiye'de kalabilmekte, temel hizmetlerden yararlanabilmektedirler.
Sağlık Hizmetleri: Geçici koruma kapsamındaki sığınmacılar, kamu hastanelerinde ücretsiz ya da düşük maliyetli sağlık hizmetlerinden yararlanabilmektedir.
Eğitim Hakkı: Sığınmacı çocukların devlet okullarında eğitim görmeleri sağlanmakta, müfredatlara Arapça destekli uyum dersleri eklenmektedir.
Çalışma İzni: Belirli koşullar altında sığınmacılara çalışma izni verilebilmekte, özellikle tarım, tekstil, inşaat gibi alanlarda istihdam edilmektedirler.
Barınma ve Sosyal Yardım: AFAD ve Göç İdaresi iş birliğiyle kamp içi ve kamp dışı barınma imkânları sunulmakta, bazı sosyal yardım programlarıyla nakdi ve ayni destekler sağlanmaktadır.
Yasal Koruma ve Güvenlik: Sığınmacılar, keyfi gözaltı, sınır dışı gibi işlemlere karşı yasal koruma altındadırlar. Ancak uygulamada bazı istisnai durumlar yaşanmakta, bu da eleştirilere yol açmaktadır.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Türkiye, uluslararası göç politikalarının yetersizliği, Avrupa’nın sığınmacı yükünü paylaşmaktaki isteksizliği ve bölgesel istikrarsızlıklar nedeniyle çok yönlü bir göç krizinin merkezinde yer almaktadır. Ülkemiz, milyonlarca insanı savaşın, yoksulluğun ve belirsizliğin pençesinden kurtararak onlara bir yaşam alanı sunmuştur. Bu anlamda insani ve vicdani sorumluluklar büyük ölçüde yerine getirilmiştir.
Ancak, uzun vadede sosyal uyum, ekonomik entegrasyon, eğitim ve kültürel bütünleşme gibi başlıklarda daha sürdürülebilir politikalar geliştirilmesi zorunludur. Sığınmacıların kalıcılaşması ile birlikte ortaya çıkan sosyal gerilimlerin azaltılması, toplumsal kabulün güçlendirilmesi ve yerli halk ile göçmenler arasında adaletli bir denge kurulması Türkiye'nin geleceği açısından kritik önemdedir.
Bu bağlamda, sadece iç hukukun değil, uluslararası toplumun da daha etkin sorumluluk üstlenmesi, yük paylaşımı ve ortak insani değerler temelinde daha adil bir göç yönetimi mekanizmasının kurulması gerekmektedir. Türkiye, bu süreçte sadece bir "hedef ülke" değil, aynı zamanda bir "vicdan sınavı" vermektedir. Ve bu sınavın başarısı, yalnızca devlet politikalarıyla değil, toplumsal anlayış, empati ve birlikte yaşama iradesiyle şekillenecektir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]