Günümüz küresel ekonomisinde ülkeler birbirlerine her zamankinden daha bağlı, tedarik zincirleri daha iç içe, teknoloji akışları daha hızlı ve finansal ağlar daha karmaşık. Ancak bu karşılıklı bağımlılık görüntüsünün altında, aslında çok daha tek yönlü işleyen, derin bir yapısal gerçeklik var: bağımlı kalkınma. Kavram, yalnızca bir ülkenin diğerine ticari olarak bağlanması anlamına gelmez; üretim kapasitesinden teknoloji transferine, finansman kaynaklarından değer zincirlerindeki konuma kadar geniş bir bağımlılık ilişkisini kapsar. Bu ilişki çoğu zaman “eşit ortaklık” şeklinde değil, gelişmiş ekonomilerin belirleyici, gelişmekte olanların ise uyum sağlayıcı olduğu hiyerarşik bir model şeklinde işler.
Bugün özellikle orta gelirli ülkelerin yaşadığı birçok ekonomik tıkanmanın kökeninde bu yapısal bağımlılık mekanizmaları bulunuyor. Türkiye gibi sanayileşme kapasitesi yüksek, ancak küresel üretim zincirlerinin üst basamaklarına çıkmakta zorlanan ekonomilerde bağımlı kalkınma tartışması giderek daha merkezi bir yer ediniyor.
Bağımlı Kalkınma Neyi Anlatır?
Bağımlı kalkınma modeli, temelde üç gözleme dayanır:
Ülkelerin kalkınma kapasiteleri eşit değildir; tarihsel, kurumsal ve teknolojik konumları onları farklı makroekonomik patikalara iter.
Küresel ekonomi merkez–çevre ilişkisi içinde örgütlenmiştir. Merkez ülkeler yüksek katma değerli üretimi, teknoloji üstünlüğünü ve finansal kontrolü elinde tutarken; çevre ülkeler hammadde, ucuz işgücü, düşük katma değerli üretim ve tahvil/borçla ayakta duran kırılgan finansman modelleriyle sisteme eklemlenir.
Bağımlılık, yalnızca ekonomik değil kurumsal bir ilişkidir; eğitim sisteminden yatırım stratejilerine, hukuki çerçeveden inovasyon kapasitesine kadar geniş bir alanı etkiler.
Bu model, çevre ülkelerin sürekli olarak büyümelerine rağmen gelişemedikleri, yani yüksek gelir tuzağından çıkamadıkları noktada belirginleşir. Yıllık büyüme rakamlarının zaman zaman yüksek olması, bu bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırmaz; aksine dış kaynak girişlerine ve dış talebe bağımlı bir büyüme yapısı derinleşir.
Üretimin Parçalanması: Düşük Katma Değer Tuzağı
Son 30 yılda küresel üretim, çok uluslu şirketlerin yönettiği devasa bir ağ içinde parçalara ayrıldı. Bu ağda yer almak, başlangıçta çevre ülkeler için bir fırsat gibi görünür: İhracat artar, istihdam yaratılır, teknoloji girişleri olur. Ancak sorun şu ki bu üretim zincirlerindeki konum, çoğu zaman değiştirilebilir değil, sabit kalır.
Türkiye, Doğu Avrupa ekonomileri veya Güneydoğu Asya’nın bazı ülkeleri, çoğunlukla montaj ağırlıklı, orta teknoloji düzeyinde sıkışmış bir üretim profiline sahiptir. Bu modelde:
Üretilen malın nihai katma değerinin çok küçük bir bölümü ülkede kalır.
Tedarik zincirinde yukarı çıkmak için gereken teknoloji, patent, Ar-GE ekosistemi dışa bağımlıdır.
Yüksek teknoloji firmaları ülke içinde üretim yapsa bile, kritik bileşenler ithal edilir; dolayısıyla dış açık kronikleşir.
Bu döngü kırılmadığı sürece ihracat artışı eş zamanlı olarak ithalat bağımlılığını büyütür ve kalkınma kapasitesi sınırlı kalır.
Finansman Bağımlılığı: Kırılgan Büyümenin Arka Planı
Bağımlı kalkınmanın en kritik halkalarından biri finansal bağımlılıktır. Gelişmekte olan ülkelerin büyüme için dış kaynağa yönelmesi, onları küresel sermaye hareketlerinin iniş–çıkışlarına duyarlı hale getirir. Yabancı fon girişlerinin arttığı dönemlerde ekonomi hızla büyür, varlık fiyatları yükselir; ancak sermaye hareketleri tersine döndüğünde kur şokları, faiz artışları ve daralma kaçınılmaz olur.
Bu dengesizliklerin temel nedeni, yerli tasarrufların düşük, yatırım iştahının ise yüksek olmasıdır. Bu boşluk dış borçlanma ile doldurulur. Ancak bu borç:
Politika bağımsızlığını azaltır,
Para politikası esnekliğini sınırlar,
Ülkeyi risk primine duyarlı hale getirir.
Bu nedenle bağımlı kalkınma yalnızca bir üretim sorunu değil, makroekonomik kırılganlıkların sistemik bir sonucudur.
Teknoloji Transferinin Görünmeyen Sınırları
Kalkınmanın kalbi teknolojidir. Fakat teknoloji transferi çoğu zaman yüzeysel kalır: makineler, lisanslar veya hazır süreçler ülkeye gelir, ancak teknolojiyi üretme kapasitesi oluşmaz. Yani bilgi taşınır, fakat bilgi üretimi ve yenilik döngüsüne erişim sağlanamaz.
Çok uluslu şirketler genellikle:
Kritik süreçleri paylaşmaz,
AR-GE'nin stratejik bölümlerini merkez ülkelerde tutar,
Çevre ülkeleri daha çok pazarlama, montaj veya bölgesel distribütörlük merkezleri olarak konumlandırır.
Bu tablo, teknoloji açığını kapatmak isteyen ülkeler için büyük bir engel yaratır. Zira teknoloji, tıpkı sermaye gibi, bağımlılık ilişkilerinin en katı biçimde ortaya çıktığı alandır.
Türkiye İçin Bağımlı Kalkınmadan Çıkış Mümkün Mü?
Türkiye, jeopolitik konumu, genç işgücü, girişimcilik kapasitesi ve sanayi tecrübesi ile bağımlılık zincirinin kırılabileceği ülkeler arasında gösteriliyor. Ancak bunun için birkaç kritik yapısal dönüşüm gerekiyor:
1. Ar-GE ve İnovasyonun Ekonominin Kalbine Yerleşmesi
Harcanan fonların miktarından çok niteliği belirleyici hale gelmeli. Ar-GE yalnızca laboratuvarlarda değil, üretim süreçlerinin tamamında yaygınlaşmalı.
2. Orta Teknolojiden Yüksek Teknolojiye Geçiş
Teknoloji geliştiren firmaların değer zincirinin en üst basamaklarına çıkması için teşvik yapısının sade, öngörülebilir ve uzun vadeli olması şart.
3. İthalata Bağımlı Üretim Modelinin Dönüşümü
Kritik girdilerde yerlileşme oranının artırılması, yalnızca cari açığı azaltmak için değil, stratejik bağımsızlık için de önem taşıyor.
4. Finansal Kırılganlığın Azaltılması
Uzun vadeli doğrudan sermaye yatırımlarını cazip hale getiren bir hukuki ve ekonomik ortamın inşa edilmesi, kısa vadeli portföy girişlerine bağımlılığı azaltır.
5. Eğitim Sisteminin Teknolojik Dönüşüme Uyarlanması
Mühendislik, tasarım, bilişim ve üretim teknolojileri alanlarında nitelikli insan kaynağı oluşturulmadan bağımlılık döngüsünden çıkmak mümkün değil.
Sonuç: Karşılıklı Bağımlılık mı, Tek Yönlü Bağımlılık mı?
Küreselleşme, ülkelerin birbirlerine bağlandığı bir eşitlik alanı olarak sunulsa da gerçek çok daha karmaşık. Bazı ülkeler ağları yönetirken, bazıları bu ağlarda belirli rollere sıkışıyor. Bağımlı kalkınma tam da bu görünmez ayrışmayı tarif ediyor. Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya küresel üretim zincirlerinde mevcut konumunu koruyarak orta gelir tuzağının sınırlarında dolanmayı sürdürecek ya da bağımlılık ilişkilerini azaltan, kapasite inşasına dayalı bir dönüşümle kalkınma modelini yeniden kurgulayacak.
Bu yol uzun, maliyetli ve siyasi kararlılık gerektiren bir yol. Ancak unutulmamalı ki bağımlılığın en büyük maliyeti, büyümenin sürdürülemez ve kırılgan olmasıdır. Bağımsız kalkınma ise yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve kurumsal bir özgüven meselesidir. Türkiye’nin geleceği, bu dönüşüm iradesinin gücünde saklıdır.