Seçim yılıydı.

Şehrin her köşesinde afişler asılı, kahvehanelerde siyaset konuşuluyordu. Belediye başkan adayı, sabahın erken saatlerinden gece yarısına kadar çalışıyordu.

Gittiği her yerde aynı şeyi söylüyordu:

“Bu şehir birlikte yönetilecek.”

İnsanlar alkışlıyor, fotoğraf çektiriyor, umutlanıyordu.

Fakat kampanya merkezinin ikinci katında, halka açık olmayan başka bir dünya vardı.

Bir akşam seçim koordinatörü önüne kalın bir dosya bıraktı.

“Harcamalar hızla artıyor.”

Başkan adayı dosyayı açtı.

Mitingler, broşürler, reklam panoları, danışmanlar... Rakamlar büyüktü.

"Peki gelirler?"

Koordinatör omuz silkti.

"Üyelerin ve gönüllülerin bağışları yetmiyor."

Tam o sırada telefon çaldı.

Arayan, o ilin en büyük şirketlerinden birinin sahibi olan iş insanıydı.

Görüşmek istiyordu ve ertesi gün buluştular.

İş insanı uzun uzun şehrin sorunlarından söz etti. Sonra çayından bir yudum alıp gülümsedi.

"Seçim kampanyanızın başarılı olmasını isteriz."

Başkan adayı sessiz kaldı, iş insanı üsteledi…

"Destek vermeyi düşünüyoruz."

"Ne kadar destek?"

Söylenen rakam, kampanyanın bütün mali sıkıntılarını bir anda ortadan kaldıracak büyüklükteydi.

Başkan adayının aklına seçim afişleri, saha ekipleri ve eksik kalan bütçe geldi.

İş insanı iki elini yanlara açarak ve adeta timsah gülümsemesiyle ekledi:

"Biz sadece şehrin geleceğini düşünüyoruz."

Bu cümlenin ardından kısa bir sessizlik oldu.

Masada hiçbir pazarlık yapılmadı.

Hiçbir söz verilmedi.

Hiçbir anlaşma imzalanmadı.

Ama ikisi de odada görünmeyen üçüncü bir kişinin bulunduğunu hissediyordu.

O kişinin adı beklentiydi.

Seçim kazanıldı.

Kutlamalar günler sürdü.

Aradan birkaç ay geçti.

Bir gün belediyeye büyük bir yatırım projesi geldi.

Dosya teknik açıdan inceleniyordu. Karar henüz verilmemişti.

Tam o sırada Başkanın odasına bir kartvizit bırakıldı.

Kartvizit, seçim döneminde büyük destek veren şirketin sahibine aitti.

Başkan pencereye yöneldi.

Dışarıda insanlar otobüs bekliyor, çocuklar okuldan dönüyordu.

Kendi kendine düşündü:

"Kimse benden açıkça bir şey istemedi. Ama ben şimdi bu dosyaya bakarken neden onların adını hatırlıyorum?"

O gün önemli bir şey fark etti.

Bazen siyasette etkinin ortaya çıkması için rüşvet gerekmezdi.

Bazen imzalanmış bir anlaşma da gerekmezdi.

Bazen yalnızca bir borç duygusu yeterdi.

Akşam belediyeden çıkarken yaşlı bir kadın yanına yaklaştı.

"Başkanım," dedi, "seçimden önce kapımızı çalmıştınız. Mahallemizin parkını unutmayın."

Kadının ne şirketi vardı ne de milyonları.

Seçim kampanyasına verebildiği tek şey oyu olmuştu.

Başkan yürümeye devam etti.

Bir yanda büyük destekçiler, diğer yanda sıradan vatandaşlar vardı.

O an demokrasinin en zor sorusunun seçim kazanmak olmadığını anladı.

Asıl soru şuydu:

Siyaseti kim finanse ediyor ve finanse edenler kararları ne kadar etkiliyor?

Çünkü görünürde belediyenin tek sahibi halktı.

Ama bazen halkın fark etmediği sessiz ortaklar da olabiliyordu.