Dünya fani, ölüm gerçek…

Ne kadar çok duymuşuzdur bu sözü kimbilir…

Kaç kere gidenlerin ardından gözyaşı dökmüş, kaç kere dinlemişizdir ölümle biten yaşam hikayelerini…

Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi; “Şu yalan dünyanın sonu hiç imiş, Akşam gelip konan sabah göç imiş…”

Hep başkalarının başına gelir sanırız, kendimize veya sevdiklerimize bir türlü yakıştıramayız. Zevklerin, lezzetlerin, yaşamdan alınan keyfin son bulacak olması nefsimize ağır gelir çünkü.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın şu dizelerinde ifade ettiği gibi;

“Her mevsimiyle insanı ayrı ayrı saran/ Bunca güzelliği nasıl koyup gideceğiz/ Yaman çalacak o çalmayası saat yaman/ Geçmiş ola bir kez yumuldu mu gözlerimiz”

Peki nedir ölüm, bir son mudur?

Tek yönlü ve hareket saati belli olmayan bir yolculuk…

İyi ki Yüce Yaradan ne zaman olacağını bildirmemiş.

Ya bilseydik?!

Ne kadar zor gelirdi düşünsenize...

Mezar ziyaretleri insanın aklını başına getiriyor…

Bir yanda hiç bitmeyecekmişçesine devam eden bir yaşam, diğer tarafta ‘ölüm var, ayrılık muhakkak, hesap günü pek çetin’ diyen mezarlar…

Merak ediyorum bazen, çok mu acı duyuyor insan ölürken?

Nasıl bir ölümü tercih ederdim bana bırakılsaydı diye düşünüyorum zaman zaman. Boğulmaktan çok korkarım, böyle bir ölümü istemezdim mesela…

Ya da yanarak ölmek…

Bilmiyorum, bilmiyoruz nasıl olacağını, ölürken neler hissedeceğimizi…

Aslında gerçeğin başladığı andır ölüm. Dolayısıyla yanlış noktaya odaklanıyoruz.

Ölümü değil sonrasını düşünmek gerek…

Hesaba çekileceğimiz günü düşünmemiz ve fani dünyadayken ebedi dünyaya hazırlanmamız gerek…

Buzdolabındaki 1 kiloya yakın dondurmayı yiyerek hastalanan çocuğu babası doktora götürür. Doktor sorar, “Oğlum, babanı mı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun?”

Çocuğun cevabı; “Dondurmayı” olur. Çocuk henüz 3-4 yaşında. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını, ayrıca onu temin edenin babası olması sebebiyle, öncelikle babasını sevmesi gerektiğini idrak edemeyecek bir yaşta…

İşte biz yetişkinler de çoğu zamanda idraksiz, şuursuz bu ufacık çocuğun durumuna düşerek, bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz, en çok O’ nu severek O’na yönelmemiz gerekirken, yine O’nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok seviyoruz. Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutuyoruz. Bu yüzden de ölümden korkuyoruz…

Oysa ölüm nedir ki yaşamın zorluğu yanında?..