Bir insan neden ticaret odası başkanı olmak ister?
Hizmet etmek için mi? İtibar için mi? İş dünyasında daha güçlü bir çevre oluşturmak için mi?
Kendi ticaretine yeni kapılar açmak için mi?
Yoksa gerçekten temsil ettiği tacirin daha fazla üretmesini, daha fazla satmasını ve daha fazla kazanmasını sağlamak için mi?
Bu soruları sormak kimseyi suçlamak değildir.
Tam tersine, böylesine önemli bir makamın varlık nedenini sorgulamaktır. Çünkü ticaret odası başkanlığı yalnızca “gönüllülük” kavramıyla açıklanabilecek kadar basit bir görev değildir.
Başarılı bir iş insanının zaten şirketi, çalışanları, müşterileri, yatırımları ve sorumlulukları vardır. Buna rağmen yıllar boyunca ciddi zaman ve enerji isteyen, binlerce taciri temsil etmeyi gerektiren bir göreve neden talip olur?
Belki de tartışmaya tam buradan başlamalıyız. İtibar mı, hizmet mi, güç mü? Başkanlık insana yalnızca bir unvan kazandırmaz.
İtibar kazandırır. Görünürlük kazandırır. Güçlü bir network (ilişki ağı) kazandırır. Kamu yöneticilerine, siyasetçilere, büyük şirketlere, bankalara, yatırımcılara ve karar vericilere erişim sağlar. Ve kaçınılmaz olarak güç kazandırır. Güç tek başına kötü bir şey değildir.
Asıl mesele şudur: Bu güç kimin için kullanılacaktır? Başkanın kendi ticari ve sosyal çevresini büyütmek için mi? Belirli bir grubun ekonomik etkisini artırmak için mi? Yoksa kendisine bu temsil gücünü veren binlerce üyenin önünü açmak için mi? Belki de “Bir insan neden ticaret odası başkanı olmak ister?” sorusundan daha önemli soru budur:
Başkan olduğunda eline geçen gücü kimin için kullanacaktır? Başkanlık bedelsiz olabilir; peki karşılıksız mıdır? Bir başka zor soruyu da sormak gerekir.
Başarılı bir iş insanı yıllarca zamanının önemli bölümünü bu göreve ayırıyorsa bunun karşılığında ne beklemektedir? Karşılığın mutlaka para olması gerekmez. İtibar da bir karşılıktır. Nüfuz da. Erişim de. İlişki ağı da. Karar vericilerle aynı masaya oturabilmek de. Bunların tamamının iş dünyasında ekonomik değeri vardır. Dolayısıyla mesele bir başkanın bunlara sahip olması değildir. Makam zaten doğal olarak bunları beraberinde getirir. Asıl mesele, makamın ürettiği değerin ne kadarının üyeye geri döndüğüdür. Fakat burada genellikle gözden kaçırılan ikinci bir soru var: Başkan kiminle yönetecek?
Bir başkan adayı çıkıyor ve iddialı projeler açıklıyor. İhracatı artıracağız. Yeni pazarlar oluşturacağız. Yatırımcı getireceğiz. Dijital dönüşümü hızlandıracağız. Üyeyi dünyaya açacağız. Finansmana erişimi kolaylaştıracağız.
Bunların hepsi değerli hedefler. Fakat burada çok temel bir yönetim sorusu ortaya çıkıyor: Bunları kim yapacak? Çünkü bir kurum yalnızca başkanından ibaret değildir.
Ticaret odalarının yapısında meslek komiteleri, meclis ve yönetim organları vardır. Meslek komiteleri de yalnızca seçim dönemlerinde isimlerin yazıldığı listeler değildir; kendi sektörleriyle ilgili inceleme yapmak ve gerekli gördükleri tedbirleri yönetim kuruluna önermek gibi görevler üstlenir. Dolayısıyla bir başkan adayının vizyonu kadar önemli ikinci unsur o vizyonu taşıyacak insan sermayesidir. Başkan adayı yüzlerce, hatta binlerce üyeyi tek tek tanıyamaz. Bu anlaşılabilir. Fakat kendi adına yönetime talip olan kadronun kimlerden oluştuğunu bilmek zorundadır. Çünkü liste oluşturmak yalnızca seçim kazanma matematiği değildir. Aynı zamanda bir yönetim kadrosu kurmaktır. Bir başkanın projesi, onu uygulayacak kadro kadar güçlüdür. İşte bana göre ticaret odası seçimlerinde yeterince konuşulmayan meselelerden biri budur.
Bir adayın projelerini dinliyoruz. Peki ekibine bakıyor muyuz? Meslek komitelerinde kimler var? Meclise kimler aday? Bu insanların kendi sektörlerindeki itibarı nedir? Ticareti gerçekten biliyorlar mı? Kendi işletmelerini sağlıklı biçimde yönetebiliyorlar mı? İnsan yönetebiliyorlar mı? Finansal okuryazarlıkları ne durumda?Değişen dünyayı okuyabiliyorlar mı? Teknolojiye ne kadar hâkimler? Kendi sektörlerinin geleceği hakkında fikir üretebiliyorlar mı? Ve belki daha önemlisi: Kendi ticaret hayatlarında savundukları ilkeler ile oda adına söyledikleri arasında tutarlılık var mı? Çünkü kendi işletmesinde kurumsal yönetim kültürü oluşturamamış bir kişinin binlerce işletmenin geleceğine ilişkin politika üretmesi doğal olarak sorgulanmalıdır. Üç-beş kişilik bir organizasyonu yönetmekte zorlanan birinden büyük bir meslek grubunu temsil etmesini beklemek de aynı şekilde tartışılmalıdır. Bu kişilere yönelik bir suçlama değildir. Bu, görev ile yetkinlik arasındaki uyumu sorgulamaktır.
Liyakat, seçimden sonra başlamaz. Burada başkan adayının sorumluluğu çok büyüktür. “Ben herkesi tanıyamam” demek belirli bir noktaya kadar doğrudur. Fakat yeterli değildir. Çünkü yönetime talip olmak aynı zamanda doğru insanları seçme sorumluluğuna talip olmaktır. Bir şirket yönetim kurulu üyesini seçerken nasıl geçmiş deneyimine, yetkinliğine ve itibarına bakıyorsa; binlerce işletmeyi temsil etmeye aday bir yapı neden daha düşük bir standartla hareket etsin? Aday belirleme sürecinde en azından şu soruların cevaplanması gerekir:
Bu kişinin sektöründeki geçmişi nedir? Yönetim deneyimi var mı? Mesleki itibarı nasıl? Etik açıdan ciddi ve doğrulanmış bir problemi bulunuyor mu? Sektörü temsil edecek bilgi birikimine sahip mi? Fikir üretebiliyor mu? Takım çalışmasına uygun mu? Ve en önemlisi: Bu kişi neden bu listede?
Sadece oy getirebildiği için mi? Çevresi geniş olduğu için mi? Bir grubu temsil ettiği için mi? Yoksa gerçekten o görevi yapabilecek kapasiteye sahip olduğu için mi? İşte burada seçim kazanmak ile kurum yönetmek arasındaki fark ortaya çıkar. Seçimi kazandıracak kadro ile kurumu yönetecek kadro aynı şey olmayabilir. Bu ayrım son derece önemlidir. Bir insan seçim matematiği açısından çok değerli olabilir.
Çevresi geniştir. Oy getirir. Sektöründe tanınır. İnsanları mobilize edebilir. Fakat bütün bunlar o kişinin iyi bir yönetici, iyi bir komite başkanı veya iyi bir meclis üyesi olacağını otomatik olarak göstermez. İşte başkan adayının liderliği tam burada test edilir. Listeyi seçim kazanmak için mi kuruyor, kurum yönetmek için mi? Çünkü sadece seçimi kazanmak amacıyla oluşturulan kadrolar seçim gecesi başarılı olabilir. Ama ertesi sabah başka bir gerçek başlar: Yönetmek. Ve yönetim başladığında sloganların yerini yetkinlik alır. Zayıf ekip, güçlü projeyi kâğıt üzerinde bırakır. Başkan adayının dünyanın en iyi projelerini hazırladığını varsayalım.
Fakat meslek komitelerinde bu projeleri anlayacak insanlar yoksa…
Mecliste bunları geliştirecek fikir kapasitesi oluşmamışsa…
Sektör temsilcileri kendi sektörlerinin sorunlarını doğru analiz edemiyorsa…
Dünyadaki değişimi takip etmiyorsa…
İş dünyasının ihtiyaçlarını doğru okuyamıyorsa…
O zaman ne olur? Projelerin altı boşalır. Çünkü strateji ile uygulama kapasitesi birbirinden ayrılamaz. Bir projenin kalitesi yalnızca PowerPoint sunumundaki cümlelerle ölçülmez. Onu hayata geçirecek insanlarla ölçülür. Dolayısıyla başkan adayının kamuoyuna yalnızca projelerini anlatması yetmez. Belki şu soruya da cevap vermesi gerekir: “Bu projeleri hangi kadroyla gerçekleştireceksiniz?”
Hatta daha ileri gidelim: Bir başkan adayının gerçek projesi belki de açıkladığı yüzlerce vaat değildir. İlk ve en önemli projesi kurduğu ekiptir. Çünkü diğer bütün projeleri o ekip gerçekleştirecektir.
Ticaret odasının gerçek sahibi kim?
Cevap basit: Üye.
O halde başarı kriterini de üyeden başlatmak gerekir. Kaç toplantı yapıldığı… Kaç heyetin ağırlandığı… Kaç protokol imzalandığı… Kaç organizasyon düzenlendiği… Kaç fotoğraf verildiği… Bunların tamamı faaliyet göstergesidir.
Ama faaliyet ile sonuç aynı şey değildir.
Gerçek soru şudur: Üyenin ticaretine ne oldu? Yeni müşteriye ulaşabildi mi? Yeni pazara girebildi mi? İhracat yapmaya başladı mı? Finansmana daha kolay ulaşabildi mi?Teknolojiye erişebildi mi? Yeni yatırımcılarla tanışabildi mi? Maliyetlerini azaltabildi mi? Daha fazla para kazanabildi mi? Çünkü günün sonunda tacirin temel beklentilerinden biri budur:
Ticaretini büyütmek.
Aidat ödüyorsam karşılığında ne alıyorum? Bir işletme ticaret odasına aidat ödüyorsa o kurumla arasında yalnızca sembolik bir üyelik ilişkisi yoktur.
Üyenin şu soruyu sorma hakkı vardır:
“Ben bu kuruma verdiğim paranın ve temsil yetkisinin karşılığında ticari olarak ne kazanıyorum?” Sadece belge almak mı? Toplantılara davet edilmek mi? Sorunlarımızın Ankara'ya iletildiğini duymak mı? Bunlar artık yeterli olmamalı.
Bugünün ticaret odası yalnızca sorunları ilgili makamlara aktaran bir kurum olarak kalamaz.
Oda; pazar bulan, bağlantı kuran, yatırımcı getiren, veri üreten, finansmana erişimi kolaylaştıran ve üyeyi geleceğe hazırlayan bir iş geliştirme platformu haline gelmelidir.
Başkan üyelerin önünde değil, önünü açmalıdır. Modern ticaret odası başkanlığının en net tanımlarından biri belki budur.
Bir KOBİ'nin tek başına ulaşamayacağı uluslararası şirkete oda ulaşabilmelidir. Bir girişimcinin tek başına oturamayacağı yatırımcı masasına oda oturabilmelidir. Bir ihracatçının bulamadığı pazarı oda araştırabilmelidir. Bir işletmenin anlamakta zorlandığı yapay zekâ, dijitalleşme ve yeni teknolojileri oda üyelerine taşıyabilmelidir. Bir sektör dünyada dönüşürken oda bunu üyelerinden önce görebilmelidir. Çünkü geleceğin ticaret odasının görevi yalnızca bugünün sorunlarını çözmek değildir. Yarının fırsatlarını bugünden görmektir.
Peki küçük işletmenin sesi gerçekten duyuluyor mu?
Binlerce üyesi bulunan bir kurumda büyük bir şirketin beklentileriyle küçük bir işletmenin ihtiyaçları aynı olmayabilir. O halde başkan gerçekten bütün üyeleri mi temsil ediyor?
Yoksa zaman içerisinde çevresindeki sınırlı sayıdaki güçlü iş insanının gündemi odanın gündemine mi dönüşüyor?
Bir ticaret odasının gerçek gücü, en güçlü üyelerine ne kadar yakın olduğuyla değil; en küçük üyesine bile ne kadar değer üretebildiğiyle ölçülmelidir. Kapıdan içeri giren genç bir girişimci karşısında bürokrasi değil, fırsat bulmalıdır. Ölçemediğimiz başarı, başarı mıdır? Bir şirket yöneticisini değerlendirirken rakamlara bakıyoruz. Ciroya. Kârlılığa. Büyümeye. Yeni müşteriye. Pazar payına.
Peki binlerce şirketi temsil eden bir ticaret odası yönetimini neden benzer biçimde ölçmeyelim? Bir başkan göreve gelirken anahtar performans göstergeleri açıklayabilmeli. Görev süresi sonunda üyeler de bunlara bakabilmeli.
Kaç üyeyi ihracatçı yaptınız? Kaç işletmeyi yeni pazarlara taşıdınız? Ne kadar yatırımın şehre gelmesine aracılık ettiniz? Kaç uluslararası ticari bağlantı oluşturdunuz? Üyelerin finansmana erişiminde ne değiştirdiniz? Dijital dönüşümden kaç işletme gerçekten faydalandı?
Ve en önemlisi: Üyenin ekonomik gücü ne kadar arttı? Oda mı büyüdü, üyeler mi? Yeni binalar yapılabilir. Büyük organizasyonlar düzenlenebilir. Uluslararası seyahatlere çıkılabilir. Kalabalık heyetler ağırlanabilir. Bunların hepsi gerekli olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına ekonomik başarı değildir. Eğer kurum büyürken üye yerinde sayıyorsa ortada sorgulanması gereken bir durum vardır. Görev süresinin sonunda basit bir bilanço çıkarılabilmelidir:
Başkan mı daha güçlü hale geldi?
Odanın kurumsal yapısı mı büyüdü?
Yoksa üyeler mi büyüdü?
Güçlü başkan değil, güçlü sistem. Sağlıklı kurumlarda kişiler değil sistemler güçlüdür. Başkan değiştiğinde bütün ilişkiler, projeler ve vizyon ortadan kalkıyorsa orada kurumsallaşma sorunu vardır. Gerçek liderlik kendisini vazgeçilmez hale getirmek değildir. Kendisinden sonra da çalışabilecek bir sistem kurabilmektir. Ve böyle bir sistem yalnızca iyi bir başkanla kurulamaz.
İyi bir kadroyla kurulur. Başkan gider. Kartvizit değişir. Protokoldeki koltuğa başka biri oturur. Ama iyi seçilmiş insanlar, güçlü kurum kültürü ve üretilen ekonomik değer şehirde kalır. O halde soruyu değiştirelim. Belki de bir başkan adayının kamuoyuna sunduğu ilk proje, seçim beyannamesi değildir. Ekibidir.
Bir insan neden ticaret odası başkanı olmak ister?
Önemli bir soru. Şimdi buyurun siz de düşünün.
Gündem
Antalya
İlçeler
Güncel
Genel
Özel
BİR İNSAN NEDEN TİCARET ODASI BAŞKANI OLMAK İSTER?
Kadir DURMAZ
Yorumlar
Trend Haberler
Oyuncu Metin Pıhlıs, Antalyaspor’u deplasmanda yalnız bırakmadı
Antalya’da 2026-2027 basketbol sezonu ilk hava atışıyla başladı!
Antalya’da 7 milyon liralık telefon dolandırıcılığı
Osman Özköylü’nün ekibi belli oldu! İşte Antalyaspor’un yeni hocasının antrenörleri...
Antalya’da 250 kişilik İŞKUR alımı başlıyor
44 ile yeni emniyet müdürü! Antalya emniyet müdürü değişti mi?