Bir öğretmen, 17 yaşındaki öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

Evet, faili belli. Yaşı belli. Suç aleti belli.

Ama mesele bu kadar basit değil.

17 yaş, ne yaptığını bilemeyecek bir yaş değildir. Bu yaşta bir genç üniversite sınavına girer, araba kullanır, siyasi fikir savunur, sosyal medyada dünyayı eleştirir. Ama söz konusu cinayet olunca birden “çocuktu” demeye başlıyoruz. Hayır. Bir öğretmeni bıçaklamak bilinçli bir şiddet eylemidir.

Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Şimdi dürüst olalım: Çocuklarımızı gerçekten nasıl yetiştiriyoruz?

Evde öfkesine sınır koyuyor muyuz, yoksa “benim oğlum sinirlidir” deyip geçiyor muyuz?

Öğretmenini eleştirirken çocuğun yanında itibarsızlaştırdığımızın farkında mıyız?

Bir çocuk, öğretmenine el kaldırmayı aklından geçirebiliyorsa; o fikir bir günde oluşmaz. O fikir yıllarca beslenir. Sınır konmamış bir özgüvenle, “kimse bana karışamaz” duygusuyla, her itirazı kişisel saldırı sayan bir anlayışla büyür.

Öğretmen eğitim verir; karakter inşasının temeli ise evde atılır.

Bugün toprağa vereceğimiz sadece bir eğitimci değil. Bir otorite figürünün toplumdaki son kırıntı saygınlığını da gömüyoruz. Öğretmene bağırmanın normalleştiği, velinin okulu bastığı, disiplinin “baskı” diye yaftalandığı bir ortamda bu sonuç sürpriz değil.

Acı ama gerçek şu: Çocuklarımızı hak aramayı öğretirken sorumluluğu öğretmedik.

Kendini savunmayı öğretirken öfkeyi yönetmeyi öğretmedik.

Özgüveni pompalarken sınırı unuttuk.

Bu cinayetin hukuki boyutu elbette var ve gereği yapılacaktır. Ama toplumsal boyutunu konuşmadan rahatlayamayız. Çünkü yarın başka bir okulda, başka bir sınıfta, benzer bir öfke yine patlayabilir.

Bir öğretmen öldürüldü.

Bir genç hayatını kararttı.

Bir sürü öğrenci travma yaşadı.

Şimdi gerçekten cesur bir soru soralım:

Biz çocuk yetiştiriyor muyuz, yoksa kontrolsüz egolar mı büyütüyoruz?

Eğer bu soruya dürüst cevap vermezsek, daha çok başlık atarız.

Ama hiçbir şey değişmez.