Marksizm’e göre, “tarihin değişimleri ve sıçramaları, toplumsal dönüşümler sınıf çatışmalarının ürünüdür.”

Sermaye ve emek sınıfları arasında süregelen ve süregidecek olan tarihi süreç, sonuçta emeğin zaferi ile sonuçlanacaktır, diyordu Karl Marks.

Teori böyle ama ya bu teorinin Türkiye’de yaşanan pratiği nasıl?

12 Eylül 1980 ‘de 5 General “höst lennn” dedi ve sınıf mücadelesi bitti.

Aslında biten sınıf mücadelesi değildi…

Biten, “işçi sınıfı adına sınıf savaşı verdiğini iddia eden sosyalistlerin, diğer bir ifade ile işçi sınıfı öncülerinin” kavgasıydı.

Aslında 12 Eylül 1980 darbesinden önce de özüne uygun bir sınıf savaşı ve mücadelesi ciddi anlamda yoktu zaten.

Var olan, “solcuların, sosyalistlerin ve demokratların faşizme karşı yürüttüğü” bir kavgaydı.

1970’den bu yana sayılabilecek işçi sınıfının “sınıfsal talepli” mücadelesi; 15-16 Haziran 1970’de ki genel grev, Devlet Güvenlik Mahkemelerine (DGM) karşı yürütülen grevler, mitingler ile Madeni Eşya Sanayicileri Sendikasına (MESS) karşı yürütülen sendikal mücadeleler sayılabilir.

Bu kadar az sayıda olmasına karşın, yapılan bu sınıfsal mücadeleler “siyasi tarihte önemli kırılmalar” meydana getirmiştir.

Bu nedenle 12 Eylül 1980’den sonra “sınıf mücadelesi” her türlü önlemlerle kazınmış, ancak en önemlisi “hem siyasi, hem de sosyal hayatta sınıf kavramının yerine Türk, Kürt, Sünni, Alevi gibi kategorik kültürel kavramların geçmesine özen gösterilmiştir.”

Böylece emekçi halk yığınlarının “sınıfsal talepler yerine kültürel hak talepleri ile uğraşmaları sağlanmıştır.”

Haliyle kültürel hak talepleri işçi sınıfı içinde bölünmelere yol açmış ve hatta emekçilerin birbirine düşman olmaları sağlanmıştır.

Örneğin; aynı tezgâhta aynı üretimi yapan ve sınıfsal çıkarları aynı olan “Kürt işçi, Türk işçiye; Alevi işçi, Sünni işçiye” karşı içinde husumet beslemeye başlamıştır.

Kürt işçi, sınıfsal talep yerine “Kürt kültürel taleplerini” seslendirmiş, Türk işçi bu talebe karşı milliyetçi bir tavır koymaya başlamıştır.

Alevi işçi, sınıfsal talep yerine “Cem evi ve ayini talep etmeye başlamış,” dini değerlerle büyütülen Sünni işçi “dindar taleplerle” bu isteğe tavırlı olmuş.

Son 10 yılın geneline bir bakın.

Son derece cılız bazı sınıfsal talepli mücadeleden başka bir şey göremezsiniz bu anlamda.

Ancak buna karşılık 100 bin üzerinde gencimizi “milliyetçi ve kültürel talepler” uğruna toprağa vermişiz.

Sabah Alevi Çalıştaylarıyla kalkmış, akşam Kürt Sorununu konuşur olmuşuz.

Cebinde çay parasını zor koyan 3 emekçi bir araya geldiğinde ya Alevi Çalıştayını, ya Kürt Sorununu ya da dinsel taleplerini konuşur olmuşlar.

Onlarca işçi İzmit Tersanelerinde göz göre göre ölüme gönderilmiş ama toplumsal refleksten “tık” çıkmamıştır.

Yüzlerce işçi Soma’da, Ermenek’te ve son olarak Bartın’da maden göçüklerinde kalmış, “Allah rahmet eylesin” demekten başka bir şey yapmamışız.

Tüm bu kültürel kategorilerin siyaset çizgisi olarak kabul ettirilmesinin amacı, emekçi sınıfları sendikasızlaştırma ve ucuz işçi cenneti yaratılmaya çalışılmış ve başarılı olunmuştur.

Sonuçta emekçiler yoksullaştırılmış, özgürlükleri ellerinden alınmış ama hiçbir şekilde ne sorgulamamışız ne de itiraz etmemişiz.

Sonuçta aç yatan bir Türk emekçisi, kendisi gibi aç yatan Kürt emekçiyle açlığına çare arayacak yerde birbirlerine düşman olmaları sağlanmıştır…