Türkiye son 5 yıl içinde içeride ve dışarıda oldukça zor ve sıkışmış durumda.

Başta ekonomik ve sosyal alan olmak üzere çok ciddi açmazlar yaşanıyor.

AB ile olan ilişkilerde dibe vurmuş durumdayız.

Hukuksal güvenceler endişe verici olduğundan dış yatırımcılar kapımızı çalmıyorlar…

Eğitimde ise içler acısı bir tablo var.

En başarılı(!) gibi görünen alan ise iç ve dış güvenlik…

Bu alanda görece başarılı olmamız “siyaset kurumunun değil, bizzat devletin müdahalesi ile gerçekleşmiştir.”

Temel hak ve özgürlüklerde ise 3. Dünya ülkelerinin bile gerisindeyiz.

Kısaca, içinde bulunduğumuz tablo iç açıcı değil.

Her demokratik ülkede olduğu gibi bizde de bu sıkışmışlığı ve sorunları elbette siyaset kurumu çözecektir…

Ancak ne yazık ki iktidarıyla muhalefeti ile siyaset kurumu da diğer alanlarda olduğu gibi darmadağın ve kısa vadede toparlanacak gibi görünmüyor…

Siyaset kurumunun bu dağınıklığı toplumda da dalgalı bir seyir yaratmış durumda…

Bir yanda Sayın Cumhurbaşkanı ile geçen 23 yılın yorgunluğu, ekonomide yaşanan sıkışmışlığın yarattığı yoksulluk, hak arama itirazlarının şiddetle bastırılması zaten var olan “Erdoğan karşıtlığını” ciddi anlamda yükseltmiş durumda.

AK Parti’ye ve Erdoğan’a olan güvenin yeniden güçlendirilmesi için “üye kampanyası” dahil yapılan tüm çalışmalara, muhalefetin darmadağınık durumuna rağmen araştırmalarda sonuç en iyimser tabloda bile yüzde 30-32 bandında çıkıyor.

Muhalefet kanadı ise iktidar kanadından beter durumda…

CHP ve Kılıçdaroğlu öncülüğündeki 2023 ruhunun ve toplu muhalefetin yerinde yeller esiyor…

İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı olması ve ekolünün de ülkeyi yönetmesinin aparatı olarak görünen CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na yapılan “kurultay operasyonu” ile başlayan süreç, CHP’li belediyelere rüşvet ve yolsuzluk baskıları, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geri dönüşü, Özgür Özel/İmamoğlu ikilisinin CHP’den ayrılarak “Yeni Parti’yi” kurmasıyla birlikte hem toplu muhalefet hem de 2023 ruhu kaybedildi.

Çeşitli mahfillerde yaratılmaya çalışılan algıya rağmen, paralel CHP mi yoksa yeni bir siyaset mi olduğu henüz belli olmayan Yeni Parti’ye olan teveccühün ve toplumsal karşılığın siyasi değil, yoksulluk ve yokluğun yarattığı konjonktürel bir teveccüh olduğunu unutmamak gerekir.

Çünkü yeni kurulan hiçbir parti kendi geleneklerini oluşturmadan ve kurumsallaşmadan toplumda “siyasi karşılık” bulamaz…

CHP’ye gelirsek…

Kılıçdaroğlu’nun geri dönüşü ile birlikte yaşanan ayrılıklar CHP’nin görece de olsa kan kaybı yaşamasına yol açmıştır.

Yeniden toparlanma çalışmalarını yürüten CHP’nin bu sürecini “dur bakalım ne olacak” diye özetlemek mümkün.

Türk soluyla birlikte başlayan ve bugün kendisini DEM olarak ifade eden Kürt siyasi hareketi ise “Terörsüz Türkiye” projesi ile birlikte edilgen bir muhalefete dönüşmüştür.

Kürt sorununun çözümü konusunda kimi kazanımların elde edilmesi beklentisi nedeniyle emekçi sınıfların mücadelesini bir yana bırakarak Öcalan üzerinden yürütülen projeye kendini teslim etmiş, iktidara karşı etkili muhalefeti rafa kaldırmış durumdalar…

Türk milliyetçiliği kanadına gelirsek…

MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti ve BBP arasında paylaşılmış olan Türk milliyetçiliği hareketi “iki arada bir derede” misali ne muhalefet yaptıkları ve ortak muhalefete destek verdikleri belli ne de iktidara destek oldukları…

Sadece MHP ve BBP iktidarla birlikte hareket ediyor, diğerlerinin ne yaptıkları belli değil.

Necmettin Erbakan ile siyasi hayatımıza giren “Millî Görüş” isimli İslami muhafazakâr hareket ise muhalefet etmekten ziyade AK Parti’ye kaptırdıkları kadroların ve öncülüğün baskısı ve edilgenliği içerisindeler…

Kaba hatlarıyla çizdiğim iktidar ve muhalefetin yani Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan çıkış çözümü üretecek siyaset kurumunun genel karakteri ne yazık ki böyle…

Yani ne iktidar kanadı ne de muhalefet kanadı “toplumsal rızayı” oluşturacak güçte ve iradede değil…

Peki, çözüm nedir?

(Çarşamba günkü yazımda çözümün neler olacağını yazacağım…)