Bir zamanlar sokak başlarında madeni parayla çalışan, kabinli halka açık telefonlar vardı. Bakkala ya da komşuya gelen telefonları saatlerce beklemek bile güzeldi. Gideceğimiz yeri bulmak için benzinliklerden alınan büyük, katlanabilir şehir haritalarımız vardı.

O zamanlar insanlar birbirinin kapısını çalardı. Bir fincan çay eşliğinde dertleşilir, sevinçler ve üzüntüler paylaşılırdı. Komşunun derdi bizim derdimiz, mutluluğu bizim mutluluğumuz olurdu.

Mahallede evlenecek bir çift varsa çeyizlikler serilir, eksikler mahalle sakinleri arasında tamamlanırdı. İmece usulü erişteler kesilir, makarnalar hazırlanır, turşular yapılır, şarkılar eşliğinde tarhanalar kurutulurdu.

Bir avuç çiğdem çocukların mutluluğuna yeterdi. Baloncunun, pamuk şekercinin, seyyar dondurmacının yolu gözlenirdi. Kâğıt arasında satılan şambali tatlısının şerbeti ağızda erirdi. Sokaklar öğrenci sesleriyle yankılanır, tüm mahalle birbirini tanırdı.

Peki, ne değişti?

Şimdi apartmanlarda yan yana yaşıyoruz ama bazen yan komşumuzu bile tanımıyoruz. Herkesin elinde bir telefon, herkesin yetişeceği bir iş var. Birbirimize ayıracak zamanımız yok.

Anne babalarımızı bazen bayramdan bayrama ziyaret ediyor, bazen de bir telefon açmayı ihmal ediyoruz. Bayramları bir araya gelmenin fırsatı olarak görmek yerine tatil olarak değerlendiriyoruz.

Oysa herkesin içinde taşıdığı bir derdi var.

Bir anne çocuğunun geleceğini düşünüyor. Bir baba evin masraflarını hesaplıyor. Bir emekli pazar filesini doldurmanın derdinde. Bir genç iş bulmaya, hayata tutunmaya çalışıyor. Kimi hastalığıyla, kimi yalnızlığıyla mücadele ediyor.

Dışarıdan bakınca herkes iyi görünüyor ama kimse kimsenin içinde neler yaşadığını bilmiyor.

Bazen insanın ihtiyacı para değil, kendisini gerçekten dinleyecek bir insan oluyor. Bu hayatın hengâmesinde içten bir gülümseme, güzel bir söz ya da samimi bir “Nasılsın?” sorusu bile çok şey ifade ediyor.

Yargılanmadan konuşabilmek, sözü kesilmeden derdini anlatabilmek… Ne kadar basit, bir o kadar da kıymetli!

Belki hayatın telaşından, belki geçim mücadelesinden, belki de kendi derdimize düşüp başkasını göremediğimizden birbirimizden uzaklaştık.

Oysa bazen bir telefon etmek, bir kapıyı çalmak, bir dostun hâlini hatırını sormak, hatta bir günaydın demek bile çok şeyi değiştirebilir. Kim bilir, belki de yanımızdan her gün geçen bir insanın tek ihtiyacı güzel bir söz duymaktır.

Kimse kimseden bütün sorunlarını çözmesini beklemiyor. Bazen sadece anlaşılmak, hatırlanmak ve yalnız olmadığını hissetmek istiyor.

Unutmayalım, hayat herkese eşit davranmıyor. Bugün güçlü olan yarın desteğe ihtiyaç duyabilir. Bugün gülenin de içinde kimsenin bilmediği bir üzüntü olabilir.

Birbirimize biraz daha anlayışlı, sabırlı ve merhametli olsak ne kaybederiz?

Belki de yeniden birbirimizin kapısını çalmayı öğrenmeliyiz. Bir selamı, bir hatır sormayı, bir fincan çayı küçümsememeliyiz.

Çünkü insan insana iyi gelir.

Belki dünyayı değiştiremeyiz ama bir insanın dünyasını güzelleştirebiliriz.

Bazen bunun için büyük işler yapmaya gerek yoktur; dinlemek, anlamak ve yanında olduğunu hissettirmek yeterlidir.

Çünkü bazen insanın en büyük ihtiyacı, derdini anlatabileceği bir başka insandır.