Sanki dört duvar arasına hapsolmuş durumdayız. Modern dünyanın bize sunduğu konfor, aslında ruhumuzu daraltan görünmez bir kafese dönüştü. Beton yığınlarının arasında, ekranların soğuk ışığında kendimize yapay cennetler kurarken, asıl hürriyetin gökyüzünün altında olduğunu unuttuk. Pencereden süzülen bir güneş ışığı bile artık bize uzak bir diyardan gelen bir yabancı gibi görünüyor. Oysa insan ruhu, dört duvarın statikliğine değil, rüzgârın değişkenliğine ve toprağın kokusuna muhtaçtır. Kendi ellerimizle ördüğümüz bu duvarlar, bizi dış dünyadan korumuyor, aksine bizi hayatın o muazzam akışından koparıp yalnızlığın sessizliğine mahkûm ediyor.

Gün boyu yeri geliyor bir insanla iki laf ettiğimiz yok. Kalabalıklar içinde birer gölge gibi süzülüyoruz. Yanımızdan geçenlerin yüzündeki çizgileri, gözlerindeki hüznü ya da sevinci fark etmeden, sadece kendi zihnimizin gürültüsüyle meşgul durumdayız. Selamlaşmanın o sihirli köprüsü yıkılmış, yerine mesafeli bir kayıtsızlık gelmiş. Bir "merhaba"nın ısıtabileceği kalpler, teknolojik aygıtların soğuk bildirimleri arasında an an üşüyor. İnsan, insanın aynasıdır derler; biz o aynaya bakmayı bıraktığımızdan beri kendi suretimizi de tanıyamaz hale geldik. Sesimiz yankılanmıyor artık bir başkasının yüreğinde. Kelimelerimiz boğazımızda düğümlenip kalıyor.

İnsanlar olarak her geçen gün kendi kabuğumuza çekiliyoruz. Tıpkı fırtınadan korkan birer kaplumbağa gibi, başımızı içeri çekip güvenli sandığımız o dar alanda yaşamaya çalışıyoruz. Paylaşmanın riskinden kaçarken yalnızlığın ağır yükünü omuzlarımıza alıyoruz. Oysa hayat, o kabuğun çatladığı yerde başlar. Başkasına dokunmak, bir derdi bölüşmek ya da bir neşeye ortak olmak bizi biz yapan yegâne unsurdur. Kabuğumuz bizi korumuyor, sadece bizi eksiltiyor. Korkularımızı bir kenara bırakıp o sert tabakayı kırmadığımız sürece gerçek anlamda nefes almış sayılmayacağız. Kendimizi kendi ellerimizle daha ne kadar kandırmış olacağız?

Oysa dışarı çıksak, insanlarla iki kelam etsek hayatın canlılığını ve güzelliğini an an fark etmiş olacağız. Bir fırıncının sıcak ekmek kokusuyla karışık gülümsemesinde, parkta koşturan bir çocuğun neşeli çığlığında ya da bir yaşlının bilge bakışlarında saklıdır yaşamın gerçek özü. Hayat, kapalı kapılar ardında değil, sokakların o karmaşık ama samimi ritminde akar. Bir çift söz, bin yıllık bir yalnızlığı dağıtabilir. Bir içten bakış, kararmış bir günü aydınlatabilir. Dünyanın renkleri ancak biz onlara bakmaya cesaret ettiğimizde canlanır. Kendimizi hayatın kollarına bıraktığımızda, aslında o dört duvarın ne kadar küçük, dışarının ise ne kadar sonsuz ve davetkâr olduğunu anlayacağız. Geç olmadan ama, ömür son demlerine varmadan ama.