İnsan dünyaya geldiğinde konuşmayı bilmez ancak dokunmayı bilir. Sözcüklere sahip olmasa da kalbi vardır. Daha gözleri tam seçemezken bile bir sıcaklığı ayırt eder. Çünkü insanın ilk dili sevgidir. Bu dil öğretilmez, hatırlanır.

Sevmek, insanın fıtratında gizli bir yöneliş olarak durur. Bir çocuğun annesine sarılışı, bir dostun omza koyduğu el, bir yabancının içten bir gülümseyişi, tüm bunlar sonradan edinilmiş davranışlar değil; içimizde zaten var olanın dışarıya taşmasıdır. İnsan sevgiyi üretmez, içinde bir mucize olarak taşır.

Fakat gariptir ki yaşarken en çok da sevme yeteneğimizi unuturuz. Kırıldıkça geri çekeriz kalbimizi. Aldatıldıkça şüpheyi içimizde büyütürüz. Zamanla sevmek yerine korunmayı öğreniriz. Oysa korunmak, yaratılışımızın özü değildir; savunma refleksidir. Öz olan yine sevgidir. Sevgidir gerçek mayamız, asıl hamurumuz.

Sevmek zayıflık değildir. Aksine insanın en güçlü hâlidir. Çünkü sevmek, risk almaktır. Sevmek, incinmeyi göze almaktır. Sevmek, benliğin sınırlarını aşmaktır. Sevmek, dünyalara sığmamaktır.

İnsan sevdiğinde büyür; yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık olmaktan çıkar, başka bir kalpte yer edinir. Belki de bu yüzden insan sevgisiz kaldığında eksilir. Başarı, para, ün gibi meziyetlerinin hiçbiri kalbin boşluğunu doldurmaz. Çünkü insanın mayasında sevgi vardır. Onsuz yaşanır lakin tam yaşanmak denilmez bu duruma.

Sevmek üzerine yaratılmıştır insan. Ve belki de bütün hayat, bu gerçeği hatırlama ve tekrar tekrar yaşama çabasından ibarettir.