Dünya ekonomisi uzun yıllar boyunca belirli kurallarla ilerledi. Ülkeler birbirleriyle ticaret yaparken gümrük oranları, uluslararası anlaşmalar ve ortak kurallar üzerinden hareket etti. “Serbest ticaret” denilen kavram da bu düzenin temel taşı olarak gösterildi. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, küresel ticaretin artık eski kurallarla yürümediğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bugün büyük ekonomiler yalnızca mal satmak için değil, siyasi güç kazanmak, teknoloji üstünlüğü elde etmek ve stratejik bağımsızlık sağlamak için de ticaret politikalarını kullanıyor. Yani dünya, küresel ticaretin kurallarının fiilen yeniden yazıldığı bir döneme girmiş durumda.
Özellikle ABD ile Çin arasındaki ekonomik rekabet, bu değişimin en önemli örneklerinden biri haline geldi. Bir dönem “ucuz üretim merkezi” olarak görülen Çin, artık yalnızca üretim yapan değil; teknoloji geliştiren, küresel yatırımlar yapan ve dünya ticaretine yön veren bir güç olarak öne çıkıyor. Çin’in elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi alanlarda hızlı yükselişi, Batılı ülkelerde ciddi bir tedirginlik yarattı. Çünkü mesele artık sadece ticaret değil, geleceğin ekonomik üstünlüğü meselesi olarak görülüyor.
Bu nedenle ABD başta olmak üzere birçok ülke, serbest piyasa söylemini geri plana itmeye başladı. Eskiden “devlet ekonomiye fazla müdahale etmemeli” anlayışı savunulurken, bugün devlet destekleri, teşvik paketleri ve korumacı politikalar yeniden ön plana çıkıyor. ABD’nin kendi sanayisini korumak için çıkardığı büyük teşvik programları bunun açık örneklerinden biri oldu. Avrupa Birliği de benzer şekilde kendi sanayisini dış rekabete karşı koruma arayışına girdi.
Aslında burada yaşanan değişim oldukça net: Küreselleşmenin eski modeli yavaş yavaş çözülüyor. Uzun yıllar boyunca şirketler üretimi en ucuz iş gücünün olduğu ülkelere taşıdı. Bu sistem şirketlere büyük kazanç sağladı ama birçok ülkede sanayi üretiminin zayıflamasına yol açtı. Özellikle Batı’da fabrikaların kapanması, işsizliğin artması ve orta sınıfın gelir kaybı toplumlarda ciddi rahatsızlık oluşturdu. Siyasetçiler de bu toplumsal baskıyı görerek ticaret politikalarını değiştirmeye başladı.
Bugün artık “ucuz nerede üretiliyorsa oradan alalım” anlayışı yerine, “stratejik olarak güvenilir ülkelerle çalışalım” yaklaşımı öne çıkıyor. Buna “friend-shoring” yani dost ülkelerle tedarik modeli adı veriliyor. Ülkeler artık yalnızca maliyet hesabı yapmıyor; güvenlik, siyasi ilişkiler ve kriz dönemlerinde dayanıklılık gibi unsurları da dikkate alıyor.
Pandemi döneminde yaşanan tedarik zinciri krizleri bu dönüşümü daha da hızlandırdı. İnsanlar market raflarının boşaldığını, çip krizleri nedeniyle otomobil üretiminin durduğunu gördü. Bu süreç, ülkelerin dışa aşırı bağımlı olmasının ne kadar büyük riskler taşıdığını ortaya koydu. Ardından Rusya-Ukrayna savaşı başladı ve enerji arzı konusu dünya ekonomisinin en kritik meselelerinden biri haline geldi. Böylece ekonomik ilişkiler ile jeopolitik gerilimler tamamen iç içe geçti.
Eskiden Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar küresel ticaretin hakemi olarak görülürdü. Ancak bugün büyük güçler birçok konuda bu kurumların dışında hareket ediyor. Ülkeler artık daha sık yaptırım uyguluyor, ek gümrük vergileri getiriyor ve stratejik sektörlerde ithalatı sınırlıyor. Yani kurallar hâlâ kağıt üzerinde varlığını sürdürse de uygulamada yeni bir düzen oluşuyor.
Özellikle teknoloji alanındaki mücadele, ticaret savaşlarının merkezine yerleşmiş durumda. Yarı iletken çipler, yapay zekâ sistemleri, veri güvenliği ve dijital altyapılar artık sadece ekonomik ürünler değil; aynı zamanda ulusal güvenlik unsurları olarak görülüyor. Bu yüzden birçok ülke teknoloji ihracatına sınırlamalar getiriyor. ABD’nin Çin’e yönelik çip kısıtlamaları bunun en dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Avrupa Birliği ise bu süreçte hem ABD’ye bağımlı kalmak istemiyor hem de Çin karşısında ekonomik gücünü korumaya çalışıyor. Bu nedenle “stratejik özerklik” kavramı son yıllarda Avrupa siyasetinde çok daha fazla konuşulmaya başlandı. Avrupa, kritik teknolojilerde kendi üretim kapasitesini artırmak ve enerji bağımlılığını azaltmak için yeni politikalar geliştiriyor.
Tüm bu gelişmeler gelişmekte olan ülkeleri de doğrudan etkiliyor. Çünkü küresel ticaretin kuralları değişirken, üretim merkezleri ve yatırım rotaları da değişiyor. Bazı ülkeler bu dönüşümden avantaj sağlayabilirken bazıları ise dışarıda kalma riskiyle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle genç nüfusa ve üretim kapasitesine sahip ülkeler için yeni fırsatlar ortaya çıkabilir. Ancak bunun için eğitimden teknolojiye, hukuktan sanayi politikalarına kadar birçok alanda güçlü adımlar atılması gerekiyor.
Türkiye açısından bakıldığında da bu dönüşüm hem riskler hem fırsatlar içeriyor. Avrupa’ya yakınlık, üretim altyapısı ve lojistik avantajlar Türkiye’yi önemli bir tedarik merkezi haline getirebilir. Ancak yüksek enflasyon, finansman sorunları ve teknolojik dönüşüm eksiklikleri gibi yapısal problemler çözülmeden bu fırsatların tam anlamıyla değerlendirilmesi kolay görünmüyor.
Önümüzdeki dönemde dünya ticaretinin daha parçalı bir yapıya dönüşmesi bekleniyor. Yani tek merkezli küreselleşme yerine, bölgesel ekonomik blokların güç kazandığı bir dönem yaşanabilir. ABD kendi ekonomik çevresini oluştururken, Çin farklı ticaret ağlarını güçlendirmeye çalışıyor. Avrupa Birliği ise iki büyük güç arasında ekonomik bağımsızlığını koruma mücadelesi veriyor.
Sonuç olarak bugün yaşanan süreç sadece ekonomik bir değişim değil; aynı zamanda siyasi ve stratejik bir yeniden yapılanma süreci. Küresel ticaretin kuralları resmî olarak tamamen değişmiş olmayabilir ama fiiliyatta yeni bir düzen çoktan oluşmaya başladı. Artık mesele yalnızca mal satmak değil; teknolojiye sahip olmak, tedarik zincirlerini kontrol etmek ve ekonomik güvenliği sağlamak haline geldi.
Dünya ekonomisinin geleceği de büyük ölçüde bu yeni kuralların nasıl şekilleneceğine bağlı olacak gibi görünüyor. Çünkü ticaret artık sadece ticaret değil; aynı zamanda güç mücadelesinin en önemli alanlarından biri haline gelmiş durumda.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar