Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege ve Doğu Akdeniz merkezli anlaşmazlıklar, zaman zaman farklı başlıklarla yeniden gündeme geliyor. Son olarak Milli Savunma Bakanlığı’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında planlanan denizaltı elektrik kablosu güzergâhına ilişkin açıklaması, bölgedeki deniz yetki alanları tartışmasının hâlâ ne kadar hassas olduğunu bir kez daha gösterdi.

Milli Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, 1 Ekim 2026 tarihli haftalık basın bilgilendirme toplantısında, uluslararası hukuk uyarınca Türkiye’nin kıta sahanlığında yapılacak kablo, boru döşeme veya bilimsel araştırma faaliyetlerinin Türkiye ile önceden koordine edilmesi gerektiğini belirtti. Bakanlık ayrıca, Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgelerde izinsiz hiçbir faaliyete izin vermeyeceğini açıkladı.

Burada konunun yalnızca bir elektrik kablosundan ibaret olmadığını düşünüyorum. Asıl mesele, deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz’de hangi ülkenin hangi bölgede hangi haklara sahip olduğuna ilişkin uzun süredir devam eden anlaşmazlıktır.

Türkiye, Doğu Akdeniz’de KKTC ve Libya ile yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmalarını ve 18 Mart 2020 tarihinde Birleşmiş Milletler’e bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarını kendi hukuki tezinin temel unsurları arasında görüyor. Dolayısıyla Türkiye açısından denizin altından geçirilecek bir kablo bile yalnızca enerji projesi olarak değerlendirilmiyor; aynı zamanda deniz yetki alanları bakımından sonuç doğurabilecek bir faaliyet olarak görülüyor.

Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Enerji projeleri, ülkeler arasında ekonomik iş birliğini artırabileceği gibi, doğru zeminde yürütülmediğinde siyasi ve diplomatik gerilimleri de büyütebilir.

Avrupa’nın enerji güvenliği açısından Doğu Akdeniz’in önemi giderek artıyor. Elektrik bağlantıları, doğal gaz projeleri, yenilenebilir enerji yatırımları ve denizaltı kabloları geleceğin enerji haritasının önemli parçaları olacak. Fakat enerji yatırımlarının ekonomik açıdan cazip olması, deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki tartışmaların yok sayılabileceği anlamına gelmiyor.

Türkiye’nin mesajının önemli tarafı da burada ortaya çıkıyor. Ankara, bir taraftan kendi hak ve menfaatlerinin korunacağını vurgularken diğer taraftan bölgede diyalog ve iyi komşuluk ilişkilerinin önemini geçmiş açıklamalarında da dile getirdi. Nitekim Milli Savunma Bakanlığı daha önce Yunanistan’ın Ege adalarındaki silahlanma faaliyetleri konusunda da bölgesel barış ve istikrarı bozabilecek adımlardan kaçınılması ve antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklere uyulması çağrısında bulunmuştu.

Bence Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde en önemli ihtiyaç, gerilimi yükseltecek açıklamalar yerine iletişim kanallarının açık tutulmasıdır. Çünkü iki ülke de NATO üyesidir. Ege ve Doğu Akdeniz’de yaşanabilecek bir gerilim yalnızca Ankara ile Atina arasındaki ilişkileri değil, NATO içerisindeki dayanışmayı ve Avrupa’nın güvenlik ortamını da etkileyebilir.

Öte yandan savunma alanındaki gelişmeleri de bu tablo içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Yunanistan’ın son yıllarda savunma harcamalarını artırması ve farklı ülkelerden yeni silah sistemleri tedarik etmesi, Türkiye tarafından yakından takip ediliyor. Milli Savunma Bakanlığı da bölgedeki silahlanma faaliyetlerinin gerginliği artırabileceğine dikkat çekiyor.

Türkiye ise kendi savunma kapasitesini geliştirmeye devam ediyor. Son açıklamalarda yerli ve milli savunma sanayisinin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kapasitesinin güçlendirilmesindeki rolüne dikkat çekilirken, 28 Eylül’de HÜRKUŞ-II’nin kabul faaliyetinin gerçekleştirildiği de açıklandı.

Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tablo oldukça açık: Ege ve Doğu Akdeniz’de enerji, savunma, deniz yetki alanları ve diplomasi birbirinden bağımsız konular değil.

Ben Türkiye açısından temel yaklaşımın hak ve menfaatlerin korunmasıyla birlikte diplomasi kapısının açık tutulması olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü denizlerde kalıcı çözüm, yalnızca askeri güçle değil, uluslararası hukuk, müzakere ve karşılıklı anlaşmalarla sağlanabilir.

Yunanistan açısından da benzer şekilde, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını ve bölgedeki hukuki tezlerini dikkate alan bir yaklaşımın gerilimi azaltma açısından önemli olacağı kanaatindeyim. Aynı şekilde Türkiye’nin de karşı tarafın tezlerini diplomatik zeminde değerlendirmesi, sorunların daha fazla büyümesini engelleyebilir.

Bugün elektrik kablosu üzerinden gündeme gelen tartışma, aslında yarının enerji ve jeopolitik haritasının nasıl şekilleneceği konusunda bize önemli bir fikir veriyor.

Benim beklentim, Ege ve Doğu Akdeniz’in yeni bir gerilim alanına dönüşmesi değil, enerji ve ekonomik iş birliğinin mümkün olduğu, deniz yetki alanlarının ise uluslararası hukuk çerçevesinde müzakere edildiği bir bölge olmasıdır.

Çünkü ekonomik kalkınmanın, enerji güvenliğinin ve bölgesel istikrarın en büyük düşmanı belirsizliktir. Türkiye’nin bugün verdiği mesajın da esas olarak bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum: Haklardan taviz vermeden, ancak diplomasiyi de sonuna kadar kullanarak çözüm aramak.