Antalya, dünyanın en güçlü arkeolojisine sahip birkaç bölgesinden biridir.
Hatta en önde geleni dersek pek yanlış olmaz…
Birbirine yakın yüzlerce antik şehrin olduğu bir başka kent olduğunu sanmıyorum.
Kıyı şeridi ve Toroslarda yer alan Likya, Panfilya ve Psidya bölgeleri antik dönemde en yoğun nüfusun yaşadığı, ticaret ve üretimde Akdeniz havzasının en güçlü bölgesidir.
Yüzyıllar içerisinde yaşanan savaşlar, bölgenin zenginliklerini ele geçirmek isteyen barbar orduların saldırıları, deprem ve yangınlar sonucu nüfus azalmış ve kalanlarda başka yerlere göç ederek bu bölgelerin insansızlaşmasına yol açmıştır.
19. yüzyılın ortalarından itibaren bölgenin arkeolojik zenginliğini fark eden İngiliz, Alman ve Fransız arkeologları başta “Perge, Faslis, Myra, Aspendos, Xantos” olmak üzere yüzlerce antik kentten arkeolojik eserleri sökerek ülkelerine taşımışlardır.
Sadece İngiliz arkeolog Charles Fellows’un götürdüğü 78 sandık dolusu eserin bugün British Museum’da sergilendiğini söylersek sanırım bu yağmanın boyutunu ifade etmiş olurum.
Sadece British Museum değil, hemen hemen Avrupa’nın belli başlı büyük müzelerinde Antalya’dan ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinden çalınarak götürülmüş eserler sergilenmektedir.
Hatta bu eserleri çekerseniz inanın ortada müze diye bir şey kalmaz dersem abartmamış olurum.
Birkaç yıl önce gazeteci dostum “İdris Özyol” ile birlikte Berlin’deki “Pergamon Müzesini” ziyaret etmiştik.
Girişteki Bergama’dan sökülerek çalınan “Zeus Sunağı” karşısında gözlerimiz dolmuştu.
Anadolu, Mezopotamya ve İslam eserleri ile dünyanın en önemli müzeleri arasına girmiştir.
Bu eserler ait olduğu coğrafyalara taşındığında inanın ortada Pergamon Müzesi kalmaz.
Gezip dolaştığım British Müzesi ile Viyana Müzesindeki Antalya arkeolojisine ait eserler de Antalya’ya taşınırsa bu müzelerin en önemli bölümleri kapatılmış olur.
Kapitalist-emperyalist Batı Dünyası 19. Yüzyıldan başlayarak işgal ettiği ülkelerde sadece yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamakla kalmamış, o ülkelerin tarihini ve arkeolojisini de yağmalamıştır.
Kültür ve Turizm Bakanlığının açıklamasına göre; 1980’den bu yana yurtdışına kaçırılmış eserlerin 28 bin 811 tanesi geri Türkiye’ye getirilmiş.
Bu sayı bile tek başına yapılan yağmanın boyutunu gözler önüne sermektedir.
Ancak bu sayı bir başka boyuta da dikkat çekmektedir.
Yüzbinlerle ifade edilen bu arkeolojik eserler nasıl olmuşta yurtdışına çıkarılmış?
Bu noktada devletin koruma ve güvenlik görevlerinde ciddi ihmal görülmektedir.
Ancak halkında bu konuda yeterli duyarlılığının olmaması, kendi tarihine ve arkeolojisine sahip çıkma anlayışının yeterli olmadığını da kabul etmek durumundayız…
Antalya Müzesinin yıkılarak yerine yenisinin yapılmasına alabildiğince tepki gösterip itiraz ediyoruz ama aynı itiraz ve duyarlılığı bu eserlerin kaçırılmasında göstermiyorsak bu noktada bir eksikliğimiz var demektir.
20 ve 21. Yüzyılda bu yağmalama işlerini daha da azgınca sürmeye devam etmiştir.
En son Irak savaşı sonrası Bağdat’taki Babil Medeniyetinin, Suriye ve Ürdün’deki Sümer Medeniyetinin tüm eserleri çalınmış ve batılı müzelere, koleksiyonerlere taşınmıştır.
Arkeoloji ve tarihi eserler, belgeler bulunduğu toplumun hafızasıdır.
Toplumların kültür ve medeniyet birikimleri tarihi ve arkeolojik eserler ile gerçekleşir.
Bir toplumun tarihi ve arkeolojik eserlerini yok ederseniz ve bunun yerine başka kültürleri taşırsanız o toplumun kendine yabancılaşmasının ve başka kültürlere biat etmesinin yolunu açarsınız.