Geçen hafta Kurtuluş Savaşımızın son perdesi olan Büyük Taarruz konusuna bir miktar değinmeye çalışmıştık. 

Malum hala o günlerin 102’nci yılını anmaya devam ediyoruz. Haftaya 9 Eylül var. Bu noktada bir hususu belirtmek gerekiyor.  

Türk tarihi ve genelde kamuoyu Kurtuluş Savaşının fiili başlangıç tarihi olarak 15 Mayıs 1919’u ve fiili bitiş tarihi olarak da 9 Eylül 1922’yi kabul eder. Oysa o günlerde başkent olan İstanbul ta 1918 Kasım ayında düşman gemilerinin baskısı altında fiilen işgal edilmişti. (O sayılmaz diyenlere: 16 Mart 1920’de resmen işgal edilecekti) Kurtuluşu ise Ekim 1922’de olacaktı. 

Kısaca, kutsal isyan İzmir’in elden gitmesi ile başlamış ve geri alınmasıyla sonlanmıştı. 

Bu savaşın bazı aşamaları bir tarafta ‘cumhuriyet aristokratlarının’ beri yanda ‘fesli’ gibi aklıyla arası olmayanların yorumlarıyla iyice gölgelenmiştir. 

İnönü savaşları evet, çok büyük meydan muharebeleri değildi, ama siyasi sonuçları beklenenden çok fazlaydı. 

Doğru, Trakya Yunan ordusunca işgal edilirken ve Bursa düşerken Kuvayı Milliye çok da etkili olamamıştı. 

Eskişehir-Kütahya çarpışmalarında yenilmiş ve geri çekilmek zorunda kalmıştık. 

Sakarya’da düşman her an cepheyi yarabilirdi ve evet Fevzi paşanın dirayetli duruşuyla ve yüzlerce subayın olağanüstü fedakarlıklarıyla Yunan ordusunun nefesi tükenmiş ve geri çekilmişti. 

Amma velakin Büyük Taarruz her aşamasıyla Gazi paşamızın eseriydi. Meclis ‘saldıramayız’ endişesi içindeydi. Hadi orası her türlü siyasi soytarılık sahnesiydi. Ya ciheti askeriyedeki tereddüt işte o iş hafife alınacak gibi değildi. 

Büyük Taarruz anlatılırken bence iki süreç çok incelenmiyor:  

14-24 Ağustos arası yığınak hazırlıkları ve 26 Ağustos-4 Eylül arası taarruz sonuçlarının özenle saklanması. 

Türk ordusunun subaylarının yıllar süren tecrübesi vardı, ta Balkanlardan, Büyük Harbe (1914-18) 

Her biri ateşin çemberinden defalarca geçmişti. (Mesela bunlardan biri olan Kemalettin Sami beyin bedeninde mermi değmemiş yer yok gibiydi) 

Bu yüzden de 14 Ağustos günü başlayan ve düşmanın burnunun dibinde on binlerce askerin ve malzemenin asıl cephe hattına kaydırılması askeri tarihin ender kayıt ettiği operasyonlardan biriydi. 

İkinci olarak da 26 Ağustos, cumartesi günü başlatılan taarruz Yunan ordusunu şaşkına çevirdiğinde bile kazanılan başarıların bir kibir meselesi haline getirilmemesinde Gazi Paşamızın zekası… 

Öyle ya o kadar dikkatli davranılmıştı ki İstanbul’daki zevatın, Londra, Paris ve Washington’un bile 3 Eylül tarihine kadar ne olup bittiği konusunda hiçbir fikirleri yoktu.  Tüm dünyanın ileri gelen devlet yetkilileri o gün bile gelen bilgilerin sağlığından şüphe ediliyor, ‘yok canım bu kadar da olmaz, Yunan ordusu illa ki bir yerde tutunur ve saldırıyı def eder’ umudu içinde olmaya devam ediyorlardı. Bizim tarafta da durum aynıydı: çoğu mürekkep yalamış aydınlarımız ‘inşallah bir iki kasabayı kurtarmışızdır’ diye dua ettikleri saatlerde Yunan ordusu İzmir yönünde delice kovalanıyordu. 

‘Çankaya’ eserinin yazarı Falih Rıfkı duyduğu bir dedikoduyla adeta kalp krizi geçirecekti, güya ‘Mustafa Kemal tüm karargahıyla esir düşmüştü!’ Büyük Adada Rumlar şampanyalar patlatıyordu. 

Oysa esir düşen Yunan ordusu başkomutanı Trikopis idi. 

Türk ordusu Manisa’yı geçip İzmir’e yöneldiklerinde herkes şaşırıp kalacaktı. Limanda demirli bir Fransız gemisi açıktan şifresiz mesajlar yayınlıyor ve Türk subaylarına ‘mütareke’ şartlarını konuşmak için çağrıda bulunuyordu. 

Bizimkilerin verdiği cevap netti: İzmir’de görüşürüz!