Ataerkil ve kalabalık aile yapısında değerlerin bir sonraki nesle aktarımı çok kolaydı. Her yetişkin bilinçli ya da bilinçsiz bu işi yapmaktadır.

Evlatlar ve torunlar üç neslin bir arada yaşamalarının sonucu olarak iki nesil doğal eğitimden geçiyor.

Bu eğitim ağırlıklı olarak sosyal kültür dersleri gibi başlıyor. Günlük yaşamdaki kabuller ve reddiyelerden başlar, dini ve ahlaki kimlik eğitimiyle devam eder dururdu.

Devamında adetler, gelenekler, davranış formları ve benzeri durumlar bu eğitimin bitmeyen derslerindendir.

Bu durum yüz yıllardır bazı eklemeler ve kesintilerle devam etti. Bilinçli ya da bilinçsiz insanoğlu kendi neslini kendine benzeterek bu dünya hayatından ayrıldı.

Gelin görün ki öyle bir zaman geldi ve o büyük aile türlü bahaneler ve gerçeklerle bölünmeye başladı. Üç nesil bir arada yaşarken üçü de bir evde yaşayamaz oldular.

Bu durum için bir sürü bahane vardı. İş hayatı, göç, farklı dünya görüşleri gibi başlıklar neticesinde küçük aile modeline geçildi.

Kolay olmadı. Sancılı oldu çoğu zaman. Toplum ciddi manada sendeledi. Doğruların tahtı sallandı. Bu arada bir sürü yanlış bu ayrılıkta kendisine zemin buldu.

19. ve 20. Yüzyılda çalışma hayatı, eğitim şartları gibi toplumu şekillendiren ana merkezler insana aileden kopuk bir yaşam sundu. İnsan da buna mecbur kaldı.

Artık büyük ev bile kalmadı. Yapılar bile çekirdek aileye döndü.

Kültür ve değer aktarım zinciri artık koptu. Birbirinden ruhen ve fiziken bağımsız bir hale geldi bu üç nesil.

Sokak tabiri ile ‘’çarşı karıştı’’. Kim kime neyi öğretecek sorusuna sağlıklı ve doğru cevap bulmak da zorlaştı.

Bir ara Camilerden derman beklendi ama gerek sosyal şartlar gerek camilerin fiziki mekanları gerekse zamanın ruhu denilen hâkim anlayış camilerdeki bu çalışmaların verimini artırmadı.

Bazı dönemlerde eğitim sisteminin içerisine yerleştirilen farklı isimler altındaki derslerde kültür aktarımı konusu işlendi ama sınavı olan hiçbir eğitim ve öğretim konusu kalıcı bir iz bırakamaz tezini bir kez daha doğruladı.

Bazı sivil toplum örgütleri de ara sıra bu konuya el atar oldular. Onların da çoğunun problemi geçmişten bugüne ve geleceğe uzanan bir anlayışa ve anlatışa yeteri kadar sahip olamamalarıydı.

İki binlerden sonra sosyal hayatı maalesef köksüz günlük kullanımlık anlayışlar ve uygulamalar sardı. Moda ismi altında pompalanan yeni yaşam tarzına direnmek çok zorlaştı.

Dijital iletişim araçları ister istemez bütün insanlığı propagandalarıyla düşünemez ve itiraz edemez bir çaresizliğe sürükledi.

Bütün dünya gibi bizler de modernleşmeyi köklerimizden koparak yaşamak zorundaymışız kompleksine girdik.

O eskidendi. Şimdi mümkün değil artık. Zamane işler. Sen zamana uyacaksın, zaman sana uymaz. Çok eski kafalısın.

Bu ve benzeri sözler günlük konuşmaların alelade cümleleri oldular. 30 yıl gibi kısa sürede belki de beş yüz yıl köklerimizden uzaklaştık. Hala dün gibi hissediyoruz ama ne kadar uzaklaştığımızın tam olarak farkında bile değiliz.

Belediyeler yeni müzeler açmışlar. Adı Kent ve tarih Müzesi gibi bazı isimler bulmuşlar. Yani evlerimizden müzelere kaldırdıklarımızın sergisi. Torunlarımız artık ilgilenirlerse oralarda görecekler köklerini.

Yine iş bilinçli Ailelerin evdeki çalışmalarına kaldı.

Kolay gelsin değerli okurlarım.