Antalya’yı herkes denizi ve güzel plajları ile tanır. Kitle turizminin lokomotifi de zaten deniz-kum-güneş üçlüsüdür. Ama asıl sürpriz, kıyıdan sadece bir saatlik mesafede, Beydağları’nın ve Akdeniz boyunca uzanan Torosların içinde gizlidir: 2500 metreye kadar yükselen yalçın dağların eteklerindeki sağlıklı, cennet yaylalar…
Turizm gelirlerinin gelen turist başına düşmesi ve katma değer etkisinin azalması, Antalya’nın turizmi 12 aya yayması ve yüksek kaliteli turizm ürünleri oluşturması artık zorunlu!
Örneğin spor turizmi için yaylalarda oluşturulacak ekolojik tatil köyleri ve spor altyapı tesisleri, spor kamp dönemlerinde bu alanda hizmet üretirken; geri kalan zamanlarda trekking, av turizmi, ekoturizm, agro-turizm, gastronomi, kültür ve etno-turizm gibi alternatif turizm alanlarında ürün ve hizmet sunarak önemli ve bakir ürünler ortaya çıkarabilir. Üstelik buna arkeoloji ve tarih halkası da eklenirse, Likya Yolu gibi antik değerler eşsiz ve rekabeti edilemez bir ürüne dönüşür.
Spor endüstrisinde spor kulüpleri için sporcu sağlığı ve performansı artık çok daha önemli ve değerlidir. Bu bakımdan Antalya yaylaları; sahip olduğu flora ve oksijen kalitesiyle kısa zamanda vazgeçilmez bir destinasyon olabilir. Zira Beydağları’nın ormanları, endemik bitkilerle doludur. Toros sedirinin yaydığı uçucu yağlar; bağışıklığı güçlendirir, stresi azaltır. Kısa bir orman yürüyüşü bile kortizolü düşürür. Spor kampları için “temiz hava” hayali bir vaat değil; bilimsel ve ölçülebilir bir iyileşme ortamıdır.
Yaylalarımızda bugün durum ne? Yayla turizminin yükseliş trendi global bir fırsattır. 2025’te on binlerce kişi Toroslara aktı, 2026 sonunda da yeni rekor bekleniyor. Saklıkent, Feslikan, Göktepe… İlgi artıyor. Ama altyapı hâlâ yetersiz. Resmî “Yayla Turizm Merkezi” listesinde Antalya’daki tek yer İbradı Maşata’dır. Çoğu yaylada sağlık hizmetlerine erişim, düzenli ulaşım ve konforlu konaklama imkanı kısıtlıdır. Öte yandan, Sahilde Yeşil Anahtar’lı tesislerle dünya standardındayız; 50 kilometre yukarıda hâlâ çadırlarla idare edilen bölgeler var.
Oysa fırsat büyüktür. Alternatif turizm ürünleriyle kışın kayak, gökyüzü gözlemi ve gastronomi; yazın ise yükseklik kampı, klimatoterapi, etno-turizm, spor, doğa ve macera… Pek çok sürdürülebilir turizm türüne hizmet edebilecek bu ekolojik cennet, dört mevsim turist trafiği yaratabilir. Sahil turizminden bağımsız veya entegre ürün paketleri geliştirilebilir. Ortadoğu’dan, Yakın Afrika’dan ve Avrupa’dan spor kulüplerinin gelmesi ve bazı dönemlerde deniz turizmiyle birleştirilebilme avantajı; şimdilik heyecan verici bir hayal gibi duruyor!
Peki o zaman gerekli olan şey ne? Her şeyden önce, bir “Yayla Turizmi Politikası” Kültür Bakanlığı nezdinde geliştirilmeli, sonra ikinci adım olarak sürdürülebilirlik için koruma ekosistemi oluşturulmalı. Milli park koruma rejimine saygılı, taşıma kapasitesi iyi hesaplanmış eksiksiz altyapı tesisleşmesi ile başlamalı. Konaklama, sağlık desteği ve düzenli ulaşım ile geliştirilmeli. Ama bunu belediyeler tek başına, bakanlık tek başına çözemez. Gençlik ve Spor, Kültür ve Turizm, Büyükşehir Belediyesi, Milli Park idaresi ve spor federasyonları aynı masada olmalıdır.
Antalya’nın zirvesi zaten orada. Eksik olan sadece kapıyı açmaktır.
Yaylalar keşfedilmeyi bekliyor!