Üniversitenin tarihsel ve evrensel misyonu; bilgiyi keşfetmek (araştırma), bilgiyi aktarmak ve üretilen bilgiyi toplumun hizmetine sunmak gibi üç temel sacayağı üzerinde yükselterek, toplumsal refahı yükseltmektir. Ne var ki, son yüzyılda küresel akademiye egemen olan mekanik zihniyet; bilginin niteliğini, bilimsel etiği ve sahadaki karşılığını göz ardı ederek süreci yalnızca "yayın sayısı" ve "atıf metrikleri" üzerinden yürütülen bürokratik bir puantaj yarışına " Yayın Yap ya da Yok Ol (publish or perish)" mottosuyla simgeleşen bu sayısal kuşatma, akademik üretkenliği kütüphane raflarına veya dijital veri tabanlarına istiflenen veri hacmiyle ölçmekte; geçmişten bugüne çok eleştiri alan bilim insanını "konforlu fildişi kuleler"e hapsederek üniversiteyi toplumdan, sektörün ihtiyaçlarından ve sahanın gerçeklerinden soyutlamaktadır.

Bu mekanik anlayışın en yıkıcı sonucu, akademinin toplumsal etki yaratma kapasitesini zayıflatmasıdır. Ortaya konulan araştırma bulgularının sanayinin ve toplumun yakıcı ihtiyaçlarını karşılaması, ticarileşebilir yeni teknoloji tescilleri, patentler, faydalı modeller, sektörel AR-GE kaynakları ve nihayetinde toplumda yarattığı verimlilik ve refah artışı çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Sürecin yalnızca WoS, Scopus veya Q1 skorları gibi mekanik sayısal göstergelerle yürütülmesi; öğretim üyeliğinde başarının ve unvan yükselmelerinin nitelik yerine nicel metriklere bağlanması, bilimsel ve ekonomik gelişmenin önündeki en büyük handikap ve tehditlerden biridir.

Buradaki temel çelişki, teknolojide gelişmiş ülkeler ile gelişme çabasındaki ülkelerin akademik odaklanma hususunda adeta iki farklı yöne koşmasıdır. Sanayileşmiş küresel ölçekte güçlü ülkeler; yükseköğretimi sadece bir öğretim alanı değil, ulusal rekabetin, ekonomik bağımsızlığın ve savunma sanayisinin, yani doğrudan bir beka meselesinin temel motoru olarak görmektedir. Bu sebeple teknoloji lideri ülkeler, akademiyi puantaj yarışının ötesine taşıyarak bilimin sahaya, sanayiye ve hayata doğrudan katkısını ölçen mekanizmaları öne çıkarmıştır. Nitekim Times Higher Education (THE) ve QS World University Rankings gibi küresel derecelendirme sistemlerinde de ağırlık; "Endüstri Katkısı / Sanayi Geliri (Industry Income)", "Patent Atıfları (Patents Citing University Research)" ve "İstihdam Edilebilirlik / İşveren İtibarı" gibi niteliksel ve etki odaklı parametrelere kaymıştır.

Sonuç olarak, akademiyi yalnızca sayısal skorlar ve yayın istatistiklerinden ibaret görmek, bilimsel birikimimizi e-kütüphane raflarına hapsetmek anlamına gelmektedir. Bilim insanı olmak; mekanik istatistiklerin ötesine geçerek bilginin zekatını sahada üreticiye, sanayiciye ve topluma aktarma sorumluluğunu taşımaktır. Gelişmiş dünyanın çoktan terk etmeye başladığı bu niceliksel yayın baskısını aşmadığımız, ölçme ve değerlendirme sistemlerimizi bilimin sahaya ve hayata katkısıyla eşleştirmediğimiz sürece, akademinin evrensel varlık gerekçesini tam manasıyla yerine getirmemiz mümkün olmayacaktır.