Dünya genelinde iklim değişikliğiyle konular gündeme gelmeye devam ediyor. İklimin değişmesi insan yaşamını doğrudan etkileyeceği için bu konuda önlemler geliştirilmeye çalışılıyor. Bunların en başında ise gıda üretimi ve tedarikiyle ilgili araştırmalar geliyor.
Özellikle yağış rejimindeki değişiklikler suyu merkeze alan bir tarım modelini ön plana çıkarıyor. Suyun tasarrufu ve etkili kullanımıyla ilgili önlemler bilinçlenmeyle birlikte gelişmiyor. Bu da su tasarrufuyla ilgili önlemleri zorunluluk haline getiriyor.
Suyun merkeze alındığı tarımsal üretim modelinde farkındalık oluşturması için COP 31 İklim Zirvesi önemli bir fırsat sunuyor. Bu toplantı ülkemiz açısından çok önemli. İnşallah Antalyamız ve ülkemiz bu toplantıyı başarılı şekilde tamamlar.
Şahsen iklim değişikliğiyle ilgili bazı ifadeleri abartılı bulduğumu belirtmek isterim. Bu iklim değişikliği olmadığı anlamına gelmez. Mutlaka önlemler alınmalıdır. Yeraltı sularının korunmasıyla ilgili çok sayıda yazı daha önce kaleme aldım.
Ayrıca küresel güçlerin bu konuda daha samimi olmaları gerekiyor. Bunun için de çatışma adını verdikleri saçmalıklara dur demeleri gerekiyor. Yemen, Sudan, Gazze, Suriye, Rusya, Ukrayna ve benzer bölgelerdeki iklimi olumsuz etkileyen kirlilikleri sonlandırarak buna dur diyebilirler. Her gün bir petrol rafinerisi patlıyor ve günlerce yanıyor. Zehir saçan bombalar hala patlamaya devam ediyor.
Konumuza, yani suyun doğru kullanımına geri dönecek olursak tarım sektörünü odağımıza almak zorundayız. Çünkü su kaynaklarının yaklaşık dörtte üçü tarımsal sulamada kullanılmaktadır ve yanlış ürün desenleri, doğru yönetilemeyen sulama politikalarıyla birleştiğinde, hem çevreyi hem de ekonomiyi tehdit etmektedir.
Bu noktada Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından uygulamaya alınan havza bazlı üretim modeli önemli bir fırsat sunuyor. Her bölgenin iklimi, toprağı ve su kapasitesi farklıdır. Su kıtlığı yaşayan bir bölgede çok su tüketen ürünlerin teşvik edilmesi ne kadar yanlışsa, su varlığı yüksek bölgelerde üretim kapasitesinin sınırlandırılması da aynı derecede hatalıdır.
Havza modeli, üretimi doğal kaynaklara göre şekillendirerek suyun daha verimli kullanılmasına katkı sağlayabilir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus vardır. Çiftçi sadece çevresel hedeflerin değil, aynı zamanda ekonomik gerçeklerin de öznesidir.
Devlet bir bölgede hangi ürünlerin üretileceğine ilişkin yönlendirme yapıyorsa, bu yönlendirmeden doğabilecek ekonomik risklerin bir kısmını da üstlenmelidir. Çünkü üretici, serbest piyasa koşullarında daha karlı olabileceğini düşündüğü bir ürünü ekmek yerine planlama kapsamında belirlenen ürüne yöneliyorsa, aslında kamu yararı adına fedakarlık yapmaktadır.
Peki ya sezon sonunda ne olacak?
Üretimine izin verilen veya teşvik edilen ürün piyasada para etmezse, fiyatlar maliyetin altına düşerse ya da beklenmedik koşullar nedeniyle çiftçi zarar ederse bunun sorumluluğu yalnızca üreticiye bırakılmamalı. Planlama varsa güvence de olmalıdır.
Bu nedenle havza bazlı üretim modelinin yanına güçlü bir “gelir koruma ve zarar tazmin sistemi” eklenebilir. Yani planlanan ürün, belirlenen maliyet ve makul kar seviyesinin altına düştüğünde bu mekanizma devreye girebilir. Böylece çiftçi hem ülkenin su politikalarına katkı verecek hem de ekonomik geleceği konusunda endişe duymayacaktır.
Aslında mesele yalnızca çiftçinin zararını karşılamak değil, planlı üretime olan güveni de artırmaktır. Aksi halde yapılan planlama, sahada gönülsüz uygulanan bir bürokratik düzenleme olmaktan öteye geçemez.
Bugün tarımda asıl ihtiyaç duyulan şey, çevresel sürdürülebilirlik ile ekonomik sürdürülebilirliği aynı potada eritebilmektir. Suyu korurken çiftçiyi kaybedersek üretimi sürdüremeyiz. Çiftçiyi koruyup suyu tüketirsek de geleceği kaybederiz. Bu nedenle yeni dönemin tarım politikası şu ilke üzerine kurulmalıdır:
“Suya göre üretim, üreticiye göre güvence.”
Geleceğin tarımı yalnızca ne ekeceğimizi değil, nasıl ve hangi koşullarda ekeceğimizi de belirleyecek. Suyu merkeze alan üretim planlaması doğru bir adımdır. Ancak bu adımın başarılı olması için çiftçinin risklerini paylaşan, zararını telafi eden ve emeğini koruyan yeni nesil bir destek sistemine ihtiyaç vardır.
Tarımda sürdürülebilirliğin yolu yalnızca suyu korumaktan değil, üreticiyi yaşatmaktan da geçmektedir.