Bir sonbahar sabahıydı.

Antalya’nın meşhur rüzgârı esiyor, Ateş Fırını’nın önü her zamanki gibi kalabalıktı. Askıda ekmek meselesi yeni yeni konuşulmaya başlamıştı o günlerde. Bir adam cebinden bir tomar para çıkardı, tezgahtaki simitleri satın aldı.

“Askıda simit olsun,” dedi.

Önce Barbaros Ortaokulu’ndan çıkan öğrenciler geldi. Ardından Endüstri Meslek Lisesi’nden liseliler…

Omuzlarında rengârenk okul çantaları, pırıl pırıl yüzler.

Her biri başka bir hayat, her biri başka bir gelecek.

Simitleri alıp gittiler. Kimisi gülerek, kimisi sessizce.

Fırının ikinci bölümünde biz vardık.

Yılay öğretmen, öğrencileri Eylül, Yağmur, Ateş… Etüt yapılıyordu.

Alt katta hafif bir müzik çalıyordu. En dip köşede ise genç bir adam…

Üstü başı düzgün, önünde bir bilgisayar.

Günde üç-dört saat, sessizce çalışırdı.

Bu böyle günlerce sürdü.

Mahalleli onu tanırdı. Kadın-erkek kim selam verirse, ayağa kalkar, ceketinin düğmesini ilikler, saygıyla karşılık verirdi.

Sakin, ağırbaşlı, okuyan, yazan, çizen biriydi.

Altındağ ve Deniz Mahallesi’nin bilindik yüzlerindendi.

Recep Usta yine marifetini konuşturur, çörek, börek, kurabiye kokuları fırını sarardı.

O genç adam ise kazandığı her davadan sonra çocuklara çikolata, kurabiye dağıtırdı.

Yoldan geçenlere isimleriyle, bazen lakapla seslenirdi:

“Atom karınca!” derdi.

Aslında atom karıncanın kendisi oydu.

Duyduğumuza göre CHP’nin en güçlü avukatlarından biriydi.

Sigara bile içmezdi.

Yıllar geçti…

Çocuklar büyüdü. Okullar değişti.

Ateş Fırını kapandı.

Bir gün yolda Barış’ı gördüm.

Bir ayağında terlik, diğer ayağı çıplak…

Üstü başı kan içinde, kir içinde.

Saçları birbirine yapışmıştı.

Şişede durduğu gibi durmayan alkol, onu bu hâle getirmişti.

Mahalleli olarak konuştuk.

Tedaviye gönderildi. Muhtarımız Emin Gönüldüştü çok çabaladı emeği yadsınamaz.

Ne de olsa mahallenin çocuğuydu.

Pastacısı, dönercisi, fırıncısı, ayakkabıcısı…

Herkes Barış’a sahip çıktı.

Ama Barış kendine sahip çıkmadı.

Evinin önce Elektriği kesildi.

Suyu yoktu.

Annesi vefat etmişti. Bu saatten sonra hayat daha bir zor davrandı.

Soğuk bir evin dört duvarı arasında gidip geliyordu.

Ne yiyordu, ne içiyordu, kimse bilmiyordu.

Oysa okulunu derecelerle bitirmişti.

Mesleği vardı.

Saygı gören, sözü dinlenen bir insandı.

Daha kırkında vardı ya da yoktu.

Hayat mı onu bu hâle getirmişti,

yoksa o mu kendine bu kaderi biçmişti?

Peki bu durumda olanlara ne yapılabilirdi?

Hastaneye yatırıldı, destek verildi.

Ama belli ki mesele sadece tedavi değildi.

Belki de kimsesizlikti.

Belki anlatılamayan bir yük…

Belki de insanın içinden çıkamadığı bir geçmiş.

Barış artık kendini bile tanımaz hâldeydi.

Geçmişte takılı kalmış, bugüne tutunamıyordu.

Barış kendi ile barışık değildi.

Bu bir düşüş hikâyesi değil sadece.

Bu, görüp de anlayamadığımız,

yardım edip de yetemediğimiz insanların hikâyesi.

Bir mahalle, bir fırın, bir avukat…

Ve adı Barış olan bir yalnızlık.

Avukat Barış ...