Sadece eğitime mi düşman olduk? Aksine eğitime ait her şeye düşmanlık eder olduk açık ya da gizli, bilerek ya da bilmeden.

Son zamanlarda okullardan aldığımız haberler hiç iç açıcı değil. Bazen veliler cenahından, bazen öğrenciler cenahından, bazen de öğretmenlerden.

Eğitim ve öğretim işinin amacı, hedefleri, araçları, içeriği ve işleyişi üzerine bir sürü gerekçeyle hızla yıpratılmaya başladı.

Bir toplumun yarınlarının kalitesini belirleyen en önemli çalışma kolu eğitim sektörüdür. Sektör diyorum çünkü her ülkede bu alan binlerce bin, yüz binlerce eğitmen-öğretmen, on binlerce yardımcı iş gücü, basılı ve görsel kaynaklar ve çok sıfırlı bütçelerle yapılmaktadır. Bu yüzden çok önemli bir sektör haline gelmiştir.

En büyük yanlış, eğitim ve öğretim işinin ekonomisinin hiçbir şartta ön plana çıkarılması oldu. Devletin asli vazifesi olması hiçbir şartta göz ardı edilmemeliydi.

Eğitim ve öğretim konusunda bütün vatandaşların eşit bir şekilde bir kısmı mecburi, diğer kısmı ise kişisel tercih ve yatkınlık olduğu konusu hiç tartışılıp yerinden edilmemeliydi.

Eğitim ve öğretim konusunun ahlakiliği her şartta ön planda tutulmalıydı. Hem dini hem de milli birer vazife olduğu gerçeği sürekli canlı tutulup hatırlatılabilseydi.

Eğitimi yarıştırarak, öteleyerek, hak yiyerek, avantajlar kullanılarak bir zümrenin tekeline mahkûm etmemeliydik.

‘’Bana bir harf öğretenin kölesi olurum’’ sözünü düstur edinen aileleri ve tabi ki insanları çoğaltabilmiş olsaydık.

‘’Oku’’ emrini unutmadan her zaman ve şartta hayat anlayışı şeklinde ülkemizin her köşesine yerleştirebilseydik.

Görünen o ki başaramadık. Bütün eğitim birimlerimiz olması gereken ideal noktadan hızla uzaklaşmaktadır.

Eğitim, para kazanılan bir sektör olarak görülmeye başlandı. Her okul ve benzeri kurumlar bir ticarethane zihniyetiyle işletilmeye başlandı. Eğitim kadrosunun tamamı sektörün işleyişine katkı sağlayan birer personele dönüştürüldü. İdealist kalanlar bu sistemde huzur bulamaz hale gelmeye başladılar.

Çocuklarını eğitmeye gücü yetemeyen ailelerin hızla çoğaldığı bir döneme girdik. Hayatta hiçbir tecrübesi ve çok az doğru bilgisi olan bir nesle teslim olan bir ebeveynler hegemonyası bütün dünyayı işgal etti.

Bu neslin içgüdüsel yaşama istekleriyle baş edebilecek bir program ve disiplin de üretemedik. Olanları da modası geçti diye yok ettik.

Yarınlara göre bu günlerimiz iyi sayılır. Bugün duyduğumuz ayak sesleri yarının habercisi ve haberler içimizi daha da acıtacak cinsten olduğunu ön görmek hiç de zor değil.

Ya zaman kendi insan ürününü üretiyor ve biz bu neslin fıtratına yabancı kaldık. Ya da bilemediğimiz birtakım odaklar tek elden idare edebilecekleri bir nesli ortaya çıkarmaya başladılar.

Her iki yol da milli ve dini kültür sahibi milletlerin ve ülkelerin aleyhlerine hizmet etmektedir.

Sahi nasıl kurtuluruz bu durumdan?

Olağanüstü bir dönemde olduğumuzu kabul edersek ve bu durumu kabullenebilirsek çarelerimiz de olağan dışı olmalıdır ki gerçekten bu problemi kökten çözebilelim. Bu Problem Devletin imkân ve gücü olmadan da çözülemez. Çünkü problem çok güçlendi. Bireysel çabalarla karşı koymak imkansıza yakın hale geldi.

Öncelik yanlış ve kontrolsüz alanların kısıtlanarak etkisinin yitirilmesi gerekir. Ardından doğru, ahlaklı, merhametli, muhabbetli, maddi ve manevi fayda üreten uygulamalar kontrollü bir şekilde devreye sokulmalıdır.

Ama öncelikle durumun vahametinin etkili ve yetkililer tarafından kabul edilmesi ilk şarttır. Özet olarak meramımı bu şekilde anlatmış olayım. Kolay gelsin hepimize.