Hayatımı neredeyse tamamı insanlarla beraber geçti. Yarısı okullarda öğretmen olarak, yarısı da camilerde İmam Hatip olarak Her ikisi de toplumsal alanda saygın mesleklerdir.

Ergen denilebilecek bir yaşta başladı benim serüvenim. 20 haneli bir köyde İmam hatipliğe başladım. Oradaki sosyal ilişkilerin boyutunu yıllar sonra anlıyorum ki iki sayılı denklemler gibiymiş.

Biraz daha şehre yaklaştığımda sosyal ilişkilerin derecesi yükselmiş, soruların, sorunların ve muhatapların özgül ağırlıkları artmaya başlamıştı. Bu yıllar kendimi ölçmeye başladığım yıllardı. Sonuç çok da parlak değildi. Bilgi dağarcığımı genişletmeliydim. Toplumun önderliğinin hakkını vermeliydim.

Büyük şehire geldiğimde ortam tamamen değişti. Geliş amacım Üniversiteydi ama Cami görevim devam ediyordu. Yaşıma göre yine de yeterince saygı görüyordum. İçinde bulunduğum şartlar çerçevesinde kendimi geliştirmeye fazlasıyla gayret ediyordum. Çok kitap okuyordum. Her dalda verilen konferanslara katılıyordum.

Yani günden güne cemaatimin dini bilgi ihtiyaçlarını karşılayabilecek kıvama gelmenin yanında ikna etme modelini de kendime ilke edinmiştim.

Bu arada, toplumumuzda, hala var olduğunu her yerde gördüğüm sabit fikirli, ilmi yetersiz, duyduklarıyla amel eden ama farklılıklara karşı hoş görüşüz hatta bazen ukala bir şekle bürünen insanların arttığını da fark etmeye başladım.

İtiraz da bir kültürdür ve onun da ahlakı vardır. Bu tip insanlar nobranlık ve ukalalık elbiseleri giymişler ve karakterlerini ve dillerini buna göre şekillendirmişlerdir. İbadet etmek gibi ulvi bir eyleme girişen bir insanın daha sakin olması gerekirken, bazılarının huzursuz ve agresif olduğunu ve cemaati gerdiğini defalarca gördüm ve hala da görmeye devam ediyorum.

Yurtdışına gittiğimde olay çok daha karmaşık hale geldi. Muhataplarım genelde kısa sürede varlıkla tanıştıkları için kişilik eğitimi alamadan büyüyenler gurubundandı. Bu durum onlarda her konuda fikir beyan etme, ‘’bana göre’’ diyerek cümle kurmayı spor haline getirmiş, saygı göstermeyi gereksiz görmüş insanların ciddi manada çok olduklarını gördüm.

Bilmemek, yanlış bilmek, duyduklarına hayret etmek, yanlış olduğundan emin olduğu şeylerle muhatap olmak bu hayatın normallerindendir. Önemli olan bütün bunlara ve hatta doğrulara karşı nasıl tepki verdiğimizdir.

Hayat yediden yetmişe her insan için zorlaşmaya başladı. Aslında zenginleştik. Gıda ve giyim kuşam baş döndürücü bir şekilde zenginleşti. Buna paralel olarak mutluluk ve huzurumuzun da artması düşünülürken aksine manen fakirleşmeye başladık.

Dünyalıkların bizlere kalıcı huzur veremediğini gördük. Çünkü eğitim ve kültür seviyemizi aynı oranda yükseltemedik. Çünkü maddi imkanların her şeyi hallettiğine inanan bir topluma dönüştük. Bu duruma ruhi ve medeni fakirlik denilir. Bu tip insanlar iki cümle sonra tanınırlar.

Öğretmenlikte çocuklar halkanın en masumlarıydı. Hala da durumun öyle olduğunu görebiliyorum. Problem, çocuğu üzerinden kişilik ve varlık mücadelesi vermeyi hastalıklı bir davranış haline getirmiş olan ebeveynlerdir. Çocuğunun üzerinden sürdürdüğü sosyo-psikolojik davranışlar başta kendi çocuğu olmak üzere ilgili olduğu herkese zarar vermektedir.

Bu tipler için öğretmen ve hocanın değeri tamamen kendi nefsinin o anki haline göre belirlenir. Kendi üzerine düşeni anne ve veli olarak yapmaz ya da yanlış yapar ama bu durumdan da haklı çıkmak için her türlü dengesiz tavırları sergilemekten de geri durmaz.

Yani bazı insanlar hem doğru bilginin hem de eğitimin önünde her zaman engel olmuşlar ve de olmaya devam etmektedirler. Bunun adı cehalettir. Bu tür durumların bir başka adı da psikolojik hastalıktır.

Kural çok açık: Ey insan! Bilmiyorsan saygılı bir dille sadece soru sormalısın. İkna olacak şekilde cevabı arzulayacaksın ki sorduğun kişi seni ikna etmeye sonuna kadar gayret etsin. Soru sorduğun kişiye sınava çeker gibi muamele etmemelisin. Soru sormanın ahlakını korumak zorundasın. Toplum hizmeti gören kişinin her türlü insanla muhatap olduğunu ve senin hastalıklı ruh halini tanıdığını sakın unutmayınız.

Bu arada hem camilerde hem de okullarda dünya iyisi insanları da tanıdım. Dostluklar kazandım. Dağda biten çiçekler de gördüm, eğitim ve kültür konusunu servetleriyle bütünleştirmiş başarılı insanları da. Bu güzel insanlar en büyük motivasyon kaynaklarımdan birisi oldular ve olmaya da devam ediyorlar.

Herkesin ederi, ahlakı, bilgisi, edebi ve insanlığı kadardır. Atalarımızın şu güzel sözüyle yazımızı bitirelim.

‘’İNSANLAR LİBASLARIYLA (kıyafetlerine göre) KARŞILANIRLAR, LİYAKATLARIYLE UĞURLANIRLAR:’’

Ahlakla şekillenmiş bir toplum özlemiyle hoşça kalın.