Bugün sokakta, televizyonda, sosyal medyada ya da bir kahve sohbetinde en çok karşılaştığımız şeylerden biri “söz”dür. Herkes konuşuyor, herkes bir şey söylüyor, herkes bir kanaat oluşturuyor. Ama işin asıl önemli tarafı şu: Söylenen sözün ne kadarının düşünülerek söylendiği ne kadarının doğruluğa dayandığı ve ne kadarının topluma etki edeceği çoğu zaman göz ardı ediliyor. İşte tam da burada “kamusal söylem” dediğimiz mesele devreye giriyor.
Kamusal söylem dediğimiz şey, sadece siyasetçilerin, gazetecilerin ya da uzmanların konuşmaları değildir. Hepimizin ortak alanda söylediği her söz, yazdığı her yorum, paylaştığı her içerik bu alanın bir parçasıdır. Yani aslında hepimiz kamusal söylemin içindeyiz. Ve bu yüzden hepimiz bir tür sorumluluk taşıyoruz.
Bu sorumluluk, “sözün ağırlığı” ile başlar. Çünkü söz dediğimiz şey sadece bir ses ya da yazı değildir; bir etki üretir. Bazen bir insanı umutlandırır, bazen paniğe sürükler, bazen de toplumda yanlış bir algının yayılmasına neden olur. Özellikle bugün bilgi çok hızlı yayılırken, yanlış bilgi de aynı hızla yayılıyor. Hatta çoğu zaman doğru bilgi geriden gelirken, yanlış bilgi çoktan etkisini göstermiş oluyor.
İşte bu noktada en büyük sorunlardan biri “doğrulama ihtiyacı duymadan konuşmak” halidir. Bir haberin kaynağına bakmadan paylaşmak, bir iddiayı araştırmadan kesinmiş gibi anlatmak ya da sadece duyuma dayanarak büyük yargılara varmak, kamusal söylemi zayıflatır. Bu zayıflama zamanla toplumda güven kaybına yol açar. İnsanlar artık kime inanacağını bilemez hale gelir.
Güven kaybı ise sadece bireysel bir sorun değildir; toplumsal bir sorundur. Çünkü toplum dediğimiz şey aslında ortak bir güven zemini üzerinde durur. Eğer herkes her şeyi kolayca söylüyor ama söylediklerinin sorumluluğunu taşımıyorsa, o zeminde çatlaklar oluşur. Bu çatlaklar büyüdükçe de toplumsal bağ zayıflar.
Kamusal söylemin sorumluluğu sadece doğrulukla da sınırlı değildir. Aynı zamanda üslup meselesi de vardır. Bir fikri doğru söylemek kadar, nasıl söylediğiniz de önemlidir. Sert, aşağılayıcı, ötekileştirici bir dil; doğru bir fikri bile toplum için zararlı hale getirebilir. Çünkü üslup, mesajın taşıyıcısıdır. Kırıcı bir üslup, karşı tarafı dinlemeyi değil, savunmaya geçmeyi teşvik eder. Bu da sağlıklı bir tartışma ortamını yok eder.
Bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri de budur: sağlıklı tartışma kültürü. Farklı fikirlerin yan yana durabildiği, insanların birbirini düşmanlaştırmadan konuşabildiği bir ortam giderek zayıflıyor. Oysa kamusal alan dediğimiz yer, tam da bunun için vardır: farklı seslerin bir arada, düzenli ve saygılı biçimde konuşabilmesi için.
Bir başka önemli mesele de “niyet” meselesidir. Kamusal söylemde herkesin niyeti aynı değildir. Kimi gerçekten bilgi vermek için konuşur, kimi dikkat çekmek için abartır, kimi de karşı tarafı zayıflatmak için yanlış yönlendirmeye çalışır. Özellikle sosyal medyada bu ayrım daha da bulanık hale gelmiştir. Çünkü orada çoğu zaman doğruluk değil, etkileşim önem kazanır. Ne kadar çok tıklanırsa o kadar değerli görülür. Bu da söylemin kalitesini düşürür.
Burada bireysel bir görev ortaya çıkar: eleştirel düşünme. Her duyduğuna inanmak yerine, “Bu doğru mu?”, “Kaynağı ne?”, “Bunu kim söylüyor ve neden söylüyor?” gibi sorular sormak gerekir. Bu sorular basit gibi görünür ama kamusal söylemin sağlıklı işlemesi için hayati önemdedir.
Devlet kurumlarından medyaya, akademiden sıradan vatandaşa kadar herkes bu zincirin bir parçasıdır. Ama bu zincirin en zayıf halkası bireysel dikkat eksikliğidir. Eğer birey sorgulamazsa, yanlış bilgi kolayca yayılır. Eğer birey sorumluluk almazsa, kamusal alan gürültüye dönüşür.
Bugün “bilgi çağındayız” deniyor. Evet, bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolay. Ama aynı zamanda bilgi kirliliği de hiç olmadığı kadar fazla. Bu nedenle artık mesele bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiye ulaşabilmek ve onu sorumlu şekilde kullanabilmektir.
Kamusal söylemin sorumluluğu aynı zamanda bir “etik” meselesidir. Yani doğru ile yanlışı ayırt etme meselesi kadar, doğruyu nasıl ve ne amaçla kullandığınızla da ilgilidir. Bir bilgiyi paylaşırken onun doğuracağı sonuçları düşünmek gerekir. Çünkü her paylaşım, küçük de olsa bir etki yaratır. Bu etki bazen bir kişinin düşüncesini değiştirir, bazen bir toplumsal algıyı yönlendirir.
Şunu unutmamak gerekir: Kamusal alan ortak bir alandır. Bu alanı kirletmek de temiz tutmak da bizim elimizdedir. Her yanlış bilgi, her gereksiz öfke dili, her düşünülmeden atılmış yorum bu alanı biraz daha bozar. Ama her doğru bilgi, her ölçülü ifade ve her yapıcı eleştiri bu alanı biraz daha güçlendirir.
Sonuç olarak kamusal söylemin sorumluluğu, sadece bir kesimin değil, herkesin sorumluluğudur. Konuşan herkes, yazan herkes, paylaşan herkes bu sorumluluğun içindedir. Sözün değeri ancak sorumlulukla birlikte anlam kazanır. Sorumluluk yoksa söz çoğalır ama anlam azalır.
Bugün bize düşen en temel görev, daha çok konuşmak değil; daha dikkatli, daha bilinçli ve daha sorumlu konuşmaktır. Çünkü kamusal alanı ayakta tutan şey gürültü değil, sağduyudur.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar