Bir yanda falezlerin nemle boğulan asırlık gölgesi, diğer yanda Apollonia rüzgârıyla tüten ata ocağı… Doyduğumuz kıyılardan, doğduğumuz serin yaylalara uzanan, bol lezzetli bir Akdeniz sevdası.
FALEZLERİN FISILDADIĞI SIRLAR VE KALEİÇİ’NİN ESKİ DÜNYASI: ANTALYA
Yaz gelince rotalar bellidir; istikamet deniz, kum ve güneş. Antalya, bu üçlünün yeryüzündeki en parlak aynasıdır. Kilometrelerce uzanan sahiller, teni ısıtan Akdeniz güneşi ve dalgaların davetkar sesi dünyayı buraya çeker. İnsanlar sabahın erken saatlerinden gün batımına kadar plajlarda vakit geçirir, tatilin ve parıltılı suların hakkını sonuna kadar verirler.
Ancak Akdeniz sadece plajlardan ibaret değildir; şehrin altındaki falezlerin ve arkasındaki Kaleiçi’nin bilmediğimiz derin hikayeleri vardır. Eski Antalyalılar iyi bilir; o devasa kalker falezler sadece dalgaları göğüslemez, asırlık aşkları ve hüzünleri de saklar. Bir rivayete göre, falezlerin altındaki gizli deniz mağaraları, rüzgarlı gecelerde ağlayan sevdalıların sesini fısıldar.
Falezlerden yukarıya doğru süzülüp Hadrian Kapısı’ndan içeri adım attığınızda ise zaman durur. Kaleiçi’nin o dar, taş döşeli sokaklarında, yüksek avlu duvarlarının arkasına gizlenmiş eski konak yaşamı canlanır hafızalarda. O eski konaklarda hayat, devasa begonvillerin gölgesindeki taşlık avlularda, ahşap cumba pencerelerin ardında akardı. Akşamüstü denizden esen imbat rüzgarı konağın açık kapılarından içeri süzülür, mermer havuzdaki suyun sesine karışır, hanımelleri ve turunç çiçeği kokularını odalara taşırdı. Bugün o konakların pencerelerinden sokağa taşan şey, Akdeniz’in asırlık yaşanmışlığıdır.
İşte bu büyüleyici hikayelerin gölgesinde zaman geçirirken, madalyonun diğer yüzü kendini gösterir: Aşırı nem. Zaman geçtikçe, o çok sevilen sıcak hava yerini nefes aldırmayan, insanı oturduğu yerde bunaltan ağır bir neme bırakır. Eskilerin deyimiyle "Hava mel gibi çöker", gökyüzü insanı sıkar. Gençlikte katlanılan o yapış yapış Akdeniz sıcağı, yaş ilerledikçe bir dinlenme vesilesi olmaktan çıkıp yorucu bir mesaiye dönüşür. İşte tam bu anlarda insan, ciğerlerini dolduracak farklı bir nefes, bambaşka bir sığınak arar.
APOLLONIA’NIN ASIRLIK RÜZGÂRI VE ATA LEZZETLERİ: ULUBORLU YAYLALARI
Nemin boğucu kuşatmasından kaçmak isteyenlerin kalbi, rotayı iç kesimlere, yukarıya doğru çevirir. Belli bir yaştan sonra insanın bedeni de ruhu da serinlik ister. Bu arayışın Akdeniz arkasındaki en zarif, en iştah kabartan cevabı ise Uluborlu'dur.
Doyduğumuz yer olan kıyı şeridinin parıltısını arkada bırakıp, doğduğumuz ya da özlediğimiz o ata toprağı yaylalara çıkmak benzersiz bir keyiftir. Uluborlu’ya adım attığınız an nem biter, yerini mis gibi, tertemiz bir yayla havasına bırakır. Hani derler ya, "Yaylanın yeli, insanın kirini pasını alır" diye; tam olarak öyle bir ferahlık kaplar içinizi. Üstelik burası sadece doğanın değil, tarihin de gökyüzüne en yakın olduğu yerdir.
Uluborlu’nun sırtını yasladığı Kapıdağı, antik çağların gizemli Apollonia kenti kalıntıları karşılar sizi. Asırlık kalenin burçlarına çıkıp ovayı seyrettiğinizde, rüzgâr size binlerce yıllık bir tarihi fısıldar. Roma ve Bizans’ın ayak izlerini taşıyan o taş kemerler, Selçuklu'nun kaleye vurduğu asil mühürle birleşir ve tıpkı bugünkü gibi yaz sıcağından kaçıp dağlara sığınan medeniyetlerin sessiz şahidi olur. Apollonia’nın tepesinden esen o serin rüzgâr, altınızda uzanan yemyeşil vadileri yalayarak yüzünüze çarpar.
Aşağıdaki vadide ise sizi ilk karşılayan, dalları ağırlıktan yere eğilen, dünyaca ünlü o kıpkırmızı, çıtır Uluborlu kirazı olur. Serin pınarların suyuyla beslenen bu kirazın tadı, sahilde yediğiniz hiçbir şeye benzemez. Yayla havası ve antik kentin dik yokuşları insanı acıktırdıkça sofralar donatılır. Uluborlu’nun coğrafi işaretli, tandır eti ve özel pidesiyle hazırlanan, kaşık kaşık şifa sunan meşhur Banak yemeği ile fırından yeni çıkmış, içi bol malzemeli, çıtır çıtır kuyruğu sulu et böreği sofradaki yerini alır. Büyüklerimiz boşuna dememiş; "Yaylada banak yiyen, ovada hekim aramaz" diye. Akşamları üzerinize bir hırka alıp yıldızları izlerken, Akdeniz’in sıcağı çok uzak ve sisli bir anı gibi kalır.
İKİ YURT, TEK RUH: DOYDUĞUMUZ YERDEN DOĞDUĞUMUZ YERE
Hayat zaten bu iki dünya arasındaki gidip gelmelerle güzelleşiyor. Bir yanda falezlerinde efsaneler uyuyan, Kaleiçi konaklarında turunç kokan modern dünyanın ve turizmin kalbi Antalya; diğer yanda ise Apollonia’nın asırlık taşları, banak kokulu sofraları, kiraz bahçeleri ve buz gibi sularıyla ruhu dinlendiren huzur coğrafyası Uluborlu. Sahilde hakkı verilen tatil, yaylada bulduğumuz o dinginlikle ve yerel lezzetlerle tamamlanıyor.
Ne falezlerin gizemli mavisinden vazgeçebiliyoruz ne de bizi çağıran o serin dağ havasından.
Denizci her dalgayı falezlerde göğüsler ama fırtınanın yorduğu bedeni asıl dinlendirecek olan, dağların gölgesindeki o emin ve serin sığınaktır.
