Enflasyon, artık sadece markette karşılaştığımız fiyat artışlarından ibaret bir konu değil. Gelirimizin ne kadar eridiğini, tasarruflarımızın ne ölçüde değer kaybettiğini, işletmelerin yatırım kararlarını ve ekonominin geleceğine ilişkin beklentileri doğrudan belirleyen en önemli göstergelerden biri. Bu nedenle Türkiye’nin enflasyonunu yalnızca kendi rakamlarımızla değil, dünyadaki ve özellikle OECD ülkelerindeki gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerekiyor.

OECD’nin açıkladığı son veriler bu açıdan oldukça dikkat çekici. OECD ülkelerinde tüketici fiyatlarıyla ölçülen yıllık enflasyon Ağustos 2026’da yüzde 4,3’e yükseldi. Temmuz ayında bu oran yüzde 4,1 seviyesindeydi. Buna karşılık Türkiye’de yıllık enflasyon OECD ortalamasının oldukça üzerinde bulunuyor ve OECD açıklamasına göre ağustos ayında yüzde 30’un üzerinde seyrediyordu.

Daha çarpıcı olan ise yıllık ortalama rakam. OECD’nin 2025 yılı değerlendirmesine göre Türkiye, yüzde 34,9’luk yıllık ortalama enflasyonla OECD ülkeleri arasında açık ara en yüksek orana sahip ülke oldu. 2024 yılında yüzde 58,5 olan bu oranın 2025’te yüzde 34,9’a gerilemesi elbette önemli bir iyileşme. Ancak OECD ülkelerinin büyük bölümünde enflasyonun tek haneli seviyelerde bulunduğunu düşündüğümüzde, Türkiye’nin önündeki mesafenin hâlâ çok uzun olduğu görülüyor.

Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor. Enflasyonun yüzde 58,5’ten yüzde 34,9’a gerilemesi, fiyatların ucuzladığı anlamına gelmiyor. Sadece fiyatların daha düşük bir hızla arttığını gösteriyor. Vatandaş açısından asıl sorun da burada ortaya çıkıyor. Son yıllarda çok yüksek oranlarda gerçekleşen fiyat artışlarının üzerine yeni fiyat artışları eklenmeye devam ediyor. Dolayısıyla enflasyon düşerken hayat pahalılığı hissi bir anda ortadan kalkmıyor.

Türkiye’de Eylül 2026 itibarıyla TÜFE’nin yıllık yüzde 29,73 seviyesine gerilemiş olması, dezenflasyon sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Ancak yüzde 30’a yakın bir yıllık enflasyon hâlâ oldukça yüksek bir oran. Üstelik OECD ortalamasının yaklaşık yedi katı bir enflasyonla karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekiyor.

Bence burada en önemli konu, enflasyonun düşüş hızından ziyade düşüşün kalıcı olup olmayacağıdır.

Çünkü Türkiye ekonomisi enerji, hammadde ve bazı tarımsal girdiler açısından dış gelişmelere oldukça duyarlı. OECD de Türkiye’nin enerji ve gübre ithalatçısı olması nedeniyle enerji ve emtia fiyatlarındaki yükselişlerden enflasyon ve cari denge açısından etkilendiğine dikkat çekiyor.

Nitekim OECD, Eylül ayında Türkiye için 2026 yılı enflasyon tahminini yüzde 31,5’e yükseltti. Daha önceki tahmin yüzde 28,4 seviyesindeydi. 2027 beklentisi de yüzde 18,3’ten yüzde 24,7’ye çıkarıldı. Bu revizyonlar, dezenflasyon konusunda hâlâ ciddi risklerin bulunduğunu gösteriyor.

Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur: Türkiye enflasyonu düşürüyor ama henüz enflasyon sorununu çözmüş değil.

Üstelik OECD ülkeleri ile aramızdaki fark yalnızca rakamsal bir fark değildir. Yüksek enflasyon gelir dağılımını bozuyor, sabit gelirlinin satın alma gücünü azaltıyor, uzun vadeli yatırım kararlarını zorlaştırıyor. Özellikle emekli, asgari ücretli ve dar gelirli vatandaş açısından yüzde 30 civarında yıllık enflasyonun günlük hayattaki karşılığı oldukça ağır.

İşletmeler açısından da tablo farklı değil. Maliyetlerin sürekli değiştiği bir ortamda fiyatlama yapmak, yatırım planlamak, personel maliyetlerini öngörmek ve finansman maliyetini hesaplamak zorlaşıyor. Bu nedenle kalıcı dezenflasyon yalnızca vatandaşın cebini değil, Türkiye’nin üretim kapasitesini ve yatırım ortamını da ilgilendiriyor.

OECD’nin son açıklamasında bir başka önemli gelişme daha var. Ağustos ayında OECD genelinde enerji enflasyonu yüzde 13,6’ya yükselirken gıda enflasyonu yüzde 2,8’e geriledi. Yani dünya ekonomisinde de enerji kaynaklı yeni bir fiyat baskısı oluşuyor. Türkiye gibi enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı bir ekonomi açısından bu gelişme ayrıca önem taşıyor.

Benim açımdan OECD verilerinin verdiği en önemli mesaj şu: Türkiye’de enflasyon düşüyor, fakat normalleşme henüz tamamlanmış değil. Yüzde 85’leri aşan dönemlerden yüzde 30’lara yaklaşan seviyelere gelmek önemli bir başarıdır; ancak hedef OECD ortalamasına yaklaşmak olmalıdır.

Bunun yolu da sadece yüksek faiz veya sıkı para politikasından geçmiyor. Üretimi artırmak, enerji bağımlılığını azaltmak, tarımsal üretimde verimliliği yükseltmek, lojistik maliyetlerini düşürmek, rekabeti güçlendirmek ve kamu harcamalarında etkinliği artırmak gerekiyor.

Çünkü enflasyonla mücadelede asıl başarı, fiyatların daha az artması değil, vatandaşın geleceğe güvenle bakabildiği ve gelirinin satın alma gücünü koruyabildiği bir ekonomik düzen kurabilmektir.

OECD rakamları bize açıkça şunu söylüyor: Türkiye önemli bir mesafe aldı, fakat yolun henüz başındayız. Bundan sonraki dönemde en kritik konu, enflasyondaki düşüşü hızlandırmak kadar, bu düşüşü kalıcı ve sürdürülebilir hale getirmek olacaktır.