ABD ekonomisinden gelen son tüketim harcamaları verisi, küresel piyasalar açısından önemli mesajlar taşıyor. Özellikle Amerikan ekonomisinin en büyük motorlarından biri olan tüketici harcamalarının ağustos ayında beklentilerin üzerinde artması, ekonominin yüksek faiz ve enflasyona rağmen henüz ciddi bir yavaşlama göstermediğini ortaya koyuyor.

ABD’de kişisel tüketim harcamaları ağustos ayında yüzde 0,9 arttı. Temmuz ayındaki artış ise daha önce açıklanan yüzde 0,2 seviyesinden revize edildi. Aynı dönemde kişisel tüketim harcamalarının fiyat göstergesi olan PCE enflasyonu aylık yüzde 0,3 yükselirken, yıllık artış yüzde 3,4 oldu. Gıda ve enerji fiyatlarının dışarıda bırakıldığı çekirdek PCE ise yıllık bazda yüzde 3 seviyesinde gerçekleşti.

Ben bu tabloya baktığımda, ABD ekonomisinin iki farklı mesajı aynı anda verdiğini düşünüyorum. Bir tarafta tüketici harcamaları güçlü ve ekonomik faaliyet canlılığını koruyor. Diğer tarafta ise enflasyon hâlâ ABD Merkez Bankası’nın yüzde 2’lik hedefinin üzerinde bulunuyor. Dolayısıyla Fed açısından iş kolay değil.

Tüketim harcamalarının güçlü olması ilk bakışta ekonomi açısından olumlu görülebilir. Çünkü tüketim ABD ekonomisinin temel taşıdır. Amerikalı tüketici harcadıkça şirketlerin satışları artıyor, şirketlerin gelirleri destekleniyor, üretim ve hizmet faaliyetleri canlı kalıyor. Bu durum istihdamı ve ekonomik büyümeyi de destekleyebiliyor.

Ancak işin piyasalar açısından başka bir tarafı var.

Güçlü tüketim, enflasyonun daha uzun süre yüksek kalabileceği beklentisini de güçlendirebilir. Böyle bir durumda Fed’in faizleri yüksek tutması veya gerektiğinde yeniden faiz artırması gündeme gelebilir. Nitekim Fed, 16 Eylül’de politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4,00 aralığına yükseltti ve enflasyonun hâlâ yüksek olduğunu belirtti. Fed aynı açıklamasında iç talebin dayanıklı olduğunu da vurguladı.

Piyasaların bugün asıl dikkat ettiği nokta da burada ortaya çıkıyor.

Yatırımcılar artık sadece “ABD ekonomisi büyüyor mu?” sorusuna bakmıyor. Bunun yanında “Bu büyüme Fed’in faiz politikasını nasıl değiştirecek?” sorusunu da soruyor. Çünkü faiz kararları hisse senetlerinden tahvillere, dolardan altına ve gelişmekte olan ülke piyasalarına kadar çok geniş bir alanı etkiliyor.

Örneğin güçlü tüketim verisi, şirketlerin kâr beklentilerini destekleyebilir. Bu açıdan hisse senetleri için olumlu bir tablo ortaya çıkabilir. Fakat aynı veri, faizlerin uzun süre yüksek kalacağı beklentisini artırırsa özellikle yüksek değerlemeye sahip teknoloji şirketleri üzerinde baskı oluşabilir. Dolayısıyla piyasaların aynı veriye hem olumlu hem de olumsuz tepki verebilmesi mümkündür.

Tahvil piyasasında ise faiz beklentileri daha belirleyici hale geliyor. Fed’in faizleri yüksek tutacağı düşüncesi tahvil getirilerini yukarı çekebilir. Tahvil faizlerinin yükselmesi ise yatırımcıların portföy tercihlerini değiştirebilir.

Dolar açısından da benzer bir mekanizma söz konusu. ABD faizlerinin diğer büyük ekonomilere göre yüksek kalması, doların cazibesini artırabilir. Bu durum gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde baskı oluşturabileceği gibi, Türkiye gibi dış finansmana duyarlı ekonomiler açısından da yakından izlenmesi gereken bir gelişmedir.

Burada önemli bir ayrıntıyı da gözden kaçırmamak gerekiyor. ABD’de tüketim güçlü olmasına rağmen tüketici güveni aynı ölçüde güçlü değil. Eylül ayında Conference Board tüketici güven endeksi 6,7 puan gerileyerek 81,9 seviyesine indi ve 2014’ten bu yana en düşük düzeylerden birine geriledi. Bu durum, mevcut harcamaların güçlü olmasına rağmen tüketicilerin geleceğe ilişkin kaygılarının arttığını gösteriyor.

Bence burada dikkat edilmesi gereken nokta, tüketimin bugünkü gücü ile yarının tüketim kapasitesini birbirinden ayırmak.

Tüketici bugün harcama yapabilir ancak yüksek enerji fiyatları, kredi maliyetleri, enflasyon ve geleceğe yönelik endişeler devam ederse ilerleyen aylarda harcamalarını kısmaya başlayabilir. Bu nedenle tek bir aylık veri üzerinden ABD ekonomisinin geleceği hakkında kesin hüküm vermek doğru olmaz.

Türkiye açısından baktığımızda ise ABD verileri bizim için de önem taşıyor. Çünkü küresel sermayenin yönü, doların değeri ve ABD faizleri Türkiye’de döviz kurları, tahvil faizleri, Borsa İstanbul ve yabancı yatırımcı davranışı üzerinde etkili olabiliyor.

Benim açımdan bu verilerin en önemli mesajı şudur: ABD ekonomisi henüz yüksek faiz ortamına rağmen tüketicisini tamamen kaybetmiş değil. Fakat enflasyonun yüzde 3’ün üzerinde seyretmesi Fed’in önündeki en önemli sorun olmaya devam ediyor.

Önümüzdeki dönemde piyasaların yönünü yalnızca tüketim harcamaları belirlemeyecek. İstihdam, ücretler, enerji fiyatları, enflasyon ve Fed’in açıklamaları birlikte değerlendirilecek.

Sonuç olarak ABD’de tüketimin güçlü kalması küresel ekonomi için şimdilik dayanıklılık işareti veriyor. Fakat güçlü tüketimin bedeli, enflasyonun yeniden hızlanması olursa, bunun karşılığında daha yüksek faiz ve daha sıkı finansal koşullar gündeme gelebilir. İşte piyasaların asıl izlemesi gereken denge de tam olarak budur: Güçlü tüketim mi, daha yüksek faiz mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca Wall Street’i değil, Türkiye dahil gelişmekte olan piyasaların tamamını yakından ilgilendiriyor.