Bu konuyu ele almamızın sebebi, geçtiğimiz günlerde Antalya’da yaşanan sel ve hortum afetlerinin ardından TARSİM’in yeniden tartışma konusu haline gelmesidir.
TARSİM (Tarım Sigortaları Havuzu), 2005 yılında Tarım Sigortaları Kanunu ile kurulmuş bir sigorta sistemidir. Kamu–özel sektör iş birliğiyle faaliyet gösteren bu yapı, çiftçileri doğal afetlerden kaynaklanan zararlara karşı korumayı amaçlamaktadır.
TARSİM her geçen yıl teminat kapsamını genişletmiş, yeni riskleri güvence altına almıştır. Sigorta primlerinin %50–70’i devlet tarafından karşılanmaktadır. Nitekim TARSİM’in resmi duyurularında don teminatında devlet desteğinin %70’e çıkarıldığı belirtilmektedir. Devlet tarafından sağlanan bu prim desteklerinin oldukça önemli bir miktar oluşturduğunun altını çizmek gerekir.
TARSİM kapsamında “Sera Sigortası” ile ilgili olarak şu ifade yer almaktadır: “Seralar için; seraların örtü, iskelet, teknik donanım ve içindeki ürünlerde dolu, fırtına, hortum, yangın, deprem, taşıt çarpması, heyelan, sel ve su baskını, kar ağırlığı risklerinin doğrudan neden olacağı maddi zararlar, sigorta bedeline kadar Sera Sigortası Genel Şartları ile Tarife ve Talimatlarda belirtilen şartlarda teminat altına alınmıştır.”
Her yıl ülkemizin farklı bölgelerinde don, fırtına, hortum, sel ve su baskını gibi afetler yaşanmaktadır. Bu afetlere maruz kalan üreticiler doğal olarak devletten ve sigorta sisteminden destek beklemektedir.
Üreticilerin mağdur olmaması için oluşturulan TARSİM sistemi bu noktada gündeme gelmekte ve her üreticiye mutlaka sigorta yaptırması yönünde telkinlerde bulunulmaktadır. Nitekim sigorta yaptıran üretici sayısı da her yıl artmaktadır. Ancak asıl soru şudur: Bir afet meydana geldiğinde üretici gerçekten beklediğini bulabiliyor mu?
Bu sorunun cevabını Kumluca’da sel ve hortuma maruz kalan çiftçilere sormak gerekir. Görüştüğümüz üreticiler ciddi memnuniyetsizlik ifade etmektedir. Serasına sel giren bir üretici, TARSİM’in zararını karşılamadığını belirtmiştir.
Sel sonrası eksperler tarafından yapılan ilk incelemelerde bitkilerin yeşil olduğu ve zarar oluşmadığı yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. Oysa selden hemen sonra bitkilerin yeşil görünmesi, zarar olmadığı anlamına gelmez. Kumluca’da yaşanan olay, seraya kısa süreli su girmesi değil; seraların günlerce sel suları altında kalmasıdır. Üstelik yağış da uzun süre devam etmiştir.
Bu koşullarda toprakta ciddi fizyolojik ve patolojik sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle domateste toprak kökenli hastalık etmenleri olan Fusarium oxysporum lycopersici, Fusarium oxysporum radici ve Verticillium dahliae gibi iletim demeti hastalıkları kök sistemini etkileyebilir. Bunun yanında başka kök çürüklüğü hastalıkları da gelişebilir.
Ayrıca su altında kalan toprakta kökler oksijensiz kalarak asfiksi (boğulma) yaşar. Bu durum kök ölümüne yol açar ve etkileri çoğu zaman haftalar sonra ortaya çıkar. Yani sel zararının biyolojik etkisi gecikmeli olabilir.
Bu noktada şu soru gündeme gelmektedir: Hasar tespitinde bu olasılıklar dikkate alınmış mıdır? Eğer alınmış olsaydı, sadece “bitkiler yeşil” gerekçesiyle zarar olmadığı sonucuna varılmaması gerekirdi.
Üretici, bitkilerde ve meyvelerde bozulmalar başlayınca yeniden başvuru yapmış ve bu kez bir zarar oranı belirlenmiş. Ancak belirlenen miktar üreticiyi tatmin etmemiş. Ayrıca hasarın bir kısmı “muafiyet” kapsamında değerlendirilerek ödeme dışı bırakılmış.
Oysa sigorta yapılırken hangi koşullarda, hangi ürün miktarının ve hangi bedelle teminat altına alındığı bellidir. Afet sonrası oluşan zarar da ortadadır. Bu durumda üreticinin zararı neden tam karşılanmamaktadır? Benzer şikâyetler hortum ve fırtına zararlarında da dile getirilmektedir.
Burada önemli bir husus vardır: TARSİM primlerinin %50–70’i devlet tarafından karşılanmaktadır. Yani sistem yalnızca üreticinin ödediği primle değil, kamu kaynağıyla da finanse edilmektedir. Bu nedenle ödeme süreçlerinde üretici lehine hassasiyet gösterilmesi büyük önem taşımaktadır.
Afet olmayan bölgelerde primler zaten tahsil edilmektedir. Ancak afet gerçekleştiğinde sistemin temel amacı zararı karşılamak olmalıdır. “Prim alındı, süreç tamam” yaklaşımı sigortacılığın ruhuna uygun değildir.
Günümüzde tarımsal üretimde yer alan bilinçli üretici ve ziraat mühendisi sayısı hızla artmaktadır. Afet sonrası ortaya çıkan fizyolojik ve patolojik zararların yok sayılması ya da yeterince dikkate alınmaması ciddi güven kaybına yol açabilir. Bu durum TARSİM’in kurumsal imajını zedeler ve sigortaya olan güveni azaltır.
Afet bölgelerini ziyaret eden kamu yetkililerinin bu hususları yakından takip etmesi ve sürecin üretici lehine adil biçimde yürütülmesini sağlaması önemlidir. Bir bölgeyi afet bölgesi ilan etmek yerine üreticiler sigortalı yapılmalı, mağduriyet karşısında zararları karşılanmalıdır.