Bu yıl ocak ayından bu yana meydana gelen yağmur yağışları özellikle Antalya ve ilçelerinde ardı ardına sellerin ortaya çıkmasına neden oldu. Aynı durum ülkemizin farklı bölgelerinde de yaşandı. Yağmur yağışlarıyla birlikte gelen fırtına ve hortum benzeri afetler yaşanan mağduriyetleri arttırdı. Sadece Antalya ölçeğinde düşündüğümüzde yaşanan kış koşulları tipik bir Antalya gerçeğidir.

Meydana gelen aşırı yağışları, fırtınaları, hortumları, selleri iklim değişikliğine bağlamak “büyük bir kolaycılık oluyor” diye düşünüyorum. Aslında yaşanan sel olayları ya da diğer iklim değişiklikleri bizlere önemli bir gerçeği hatırlatıyor olmalı: “Doğanın dengesi bozulduğunda, faturası çok ağır oluyor.”

Yaşanan sel olaylarını yalnızca iklim değişikliğine bağlayıp kenara çekilmek büyük bir kolaycılık olur. Bana göre sellere zemin hazırlayan etmenlerin başında, yıllardır süregelen yanlış imar politikaları ve betonlaşmanın kontrolsüz yükselişi geliyor.

Antalya’nın merkeze yakın yerleşim bölgelerinden olan Altıntaş Mahallesi gerçeği gözlerimizin önünde yaşandı. Havaalanı ile birlikte yükseltilen zeminin ötesindeki ova niteliğindeki alanı insanlar betona teslim ettiler. Gölümsü bir özellik taşıyan bu bölgedeki sular akıp denize ulaşmak yerine, yeni yapılan binalara girdi. Kundu’daki oteller bölgesinde yaşananlar da aynı durumdur.

Kumluca’nın, Aksu’nun farklı üretim bölgelerindeki sellerin sebepleri arasında hem imar planları hem de insanlarımızın tedbirsizlikleri bulunmaktadır. Son yıllarda yağış az oluyor düşüncesiyle üretim alanlarının yanlarındaki dereler temizlenmeyince yağışla gelen suları taşıyamadı. Bir de betona, teslim olan toprak zeminler, kaybolan yeşilliklerin bulunduğu alanlar suyu içine çekemedi. Toplanan sular hızla sele dönüştü.

Unutmayalım, eskiden yağmur yağdığında toprak suyu emer, dereler kendi mecrasında akar, doğa kendi dengesini korurdu. Örneğin Antalya’da Boğaçayı, Finike’deki Alakır Çayı’nın, Aksu Çayı’nın yatağına bakınca ne sular akmış buradan deriz.

Şimdi ise yağmur damlalarının yolu, henüz gökten düşmeden bile belli: Beton. Asfalt. Kaldırım. Duvar. Kutu gibi sıkıştırılmış yapılar… Su için nefes alacak, sızacak, yavaşlayacak doğal bir zemin neredeyse kalmadı.

Şehirlerimiz planlanırken yağmur suyunun yolculuğu hiç hesap edilmedi. Binalar yükseldi, yollar genişledi. Suyun akacağı, süzüleceği, taşsa bile zarar vermeden doğal yollarla dağılacağı alanlar yok edildi. Bu nedenle her sağanak, artık olağan bir yağmur değil. Potansiyel bir felaket haline geldi.

Bugün geldiğimiz noktada sel afeti dediğimiz şey aslında doğanın bize saldırması mı, yoksa bizim doğaya karşı yıllarca sürdürdüğümüz yanlış politikaların geri dönüşümü mü?

Su, akacak yer bulamayınca kendi yolunu buluyor. Bazen kaldırım kenarından, bazen yeni yapılmış bir sitenin otoparkından, bazen de evimizin en zayıf noktasından içeri süzülerek…

Oysa çözüm çok uzun zamandır önümüzde duruyor: Yeşil alanları arttırmak, yeraltı su yollarını korumak, doğal drenaj sistemlerini güçlendirmek, geçirimli yüzeyleri yaygınlaştırmak, dere yataklarını yapılaşmaya açmamak, doğayla inatlaşmak yerine onunla uyumlu bir yaşam kurmak.

Bu adımların bir kısmı atılmış olsa bile yeterli değil. Çünkü sorun bireysel değil; yıllardır süren kentsel alışkanlıkların ve imar anlayışının sonucu. Bugün yaşanan her sel, aslında yılların yanlış planlamasının kısa sürede karşımıza çıkan bir özeti.

Yağmurların bu yıl bize anlattığı şey çok açık: Su suçlu değil, biz sorumluyuz.

Eğer şehirlerimizi doğayla barışık hale getirmezsek, her yağmur sonrası aynı cümleleri kurmaya, aynı hasarları tamir etmeye ve aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz. Tabi bir de iklim değişikliğine gerekli gereksiz atıfta bulunacağız.

Belki de artık bir adım geri çekilip şunu söyleyebilmeliyiz: “Doğayı dönüştürmeye çalışmak yerine, onun kurallarına uygun yaşamayı öğrenmeliyiz.” Aksi halde doğa bize her yağmurda çok daha büyük bir fatura kesmeye devam edecek.