Türkiye’de tarım arazileri uzun süredir sessiz bir dönüşüm yaşıyor. Aslında sessiz bir dönüşüm mü yoksa görmezden gelinen bir durumun sonucu mu, tartışmaya açık bir durum. Tarlalar, bağlar ve meralar, kimi zaman hobi bahçesi, kimi zaman bağ evi, kimi zaman da “geçici” denilerek yerleştirilen konteynerler aracılığıyla yavaş yavaş konut alanına dönüşüyor.

Tarım alanı denilince imar planlarıyla katledilen arazileri belirtmek isterim. Bu Yönetmelik kapsamında yok. Ancak bir gerçek var. Portakal bahçelerini, tarlaları yok et, Kırcami bölgesi üzerinde duyarlılık kas!

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 4 Nisan 2026’da yürürlüğe koyduğu Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılması Hakkında Yönetmelik ile tarım arazilerinin korunması amaçlanıyor. Ancak Yönetmelik ile birlikte tartışmalar da başladı. Sanırım tartışmanın odağı da şu olacak: Bu düzenleme bir koruma hamlesi mi, yoksa geç kalınmış ve sert bir müdahale mi?

Yönetmeliğin temel amacı kağıt üzerinde açıktır ve meşrudur. Tarım arazilerinin korunması, planlı kullanımı ve amaç dışı yapılaşma önlenmek isteniyor. Bu amaca tarımı düşünen kim itiraz edebilir? Gıda güvenliğinin, iklim krizinin ve artan üretim maliyetlerinin konuşulduğu bir dönemde, tarım topraklarının korunması elbette hayati öneme sahip.

Ne var ki hukuk sadece amaçla değil, yöntemiyle de ölçülür. Yeni yönetmelik özellikle izinsiz yapılar konusunda oldukça katı. Tarım arazisi üzerinde izin alınmadan yapılmış bir yapı tespit edildiğinde, 30 gün içinde yıkım öngörülüyor. Yapının bağ evi, bungalov, prefabrik ya da konteyner olması sonucu değiştirmiyor. Buraya kadar net. Ancak sorun şu: Yapının ne zaman yapıldığı, hangi ihtiyaca hizmet ettiği ve vatandaşın beklentisi bu mekanizma içinde yeterince tartışılamayacak gibi.

Örneğin, 5403 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2005 yılından önce yapılmış yapılar için “kazanılmış hak” söylemi var. Fakat bu hak ne kadar, nasıl ve kim için geçerli? Yönetmelik bu konuda açık bir geçiş hükmü koymuyor. Sonuçta aynı nitelikteki iki yapıdan biri korunurken diğeri yıkıma gidebiliyor. Hukuki güvenlik ilkesinin tam da burada zedelendiğini söylemek abartı olmaz. Sanırım bu açıdan mahkemelere iş düşecek gibi. Sonradan düzeltilebilir mi? Elbette düzeltilebilir.

Bir diğer tartışmalı nokta, “tarımsal amaçlı yapı” tanımı. Bağ evi, bakıcı evi, işçi barınağı, depo… Hepsi kağıt üzerinde mümkün. Ama “tarımsal üretime katkı” kavramı somut ölçütlere bağlanmadığında, karar büyük ölçüde İl Toprak Koruma Kurullarının takdirine bırakılıyor. Aynı proje bir ilçede kabul edilirken, diğerinde reddedilebilir. Yerel farklılıklar, eşitlik ilkesini sorgulatabilir.

İşçi evleri meselesi de bu bağlamda dikkat çekici. Tarımda işgücü ihtiyacı ortadayken, işçi ya da bakıcı için yapılacak barınma yapılarının ancak sera veya hayvancılık gibi ana bir tarımsal faaliyetle sıkı sıkıya ilişkilendirilmesi, küçük ölçekli üreticiyi zor durumda bırakabilir. “Tarlada çalışıyor ama tarlada kalamaz” paradoksu, sıkça dillendirilecektir.

Son olarak, imar affı gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil. Devletin geçmişte verdiği Yapı Kayıt Belgeleri, bugün bu yönetmelik karşısında neredeyse hükümsüz. Hukuken doğru olabilir, ama vatandaş açısından bu durum, “devletin kendi verdiği belgeye rağmen yıkım” algısını doğurur. Bu da hukuka olan güveni zedeler.

Sonuç olarak bu Yönetmelik, niyet olarak doğru, hedef olarak gereklidir. Fakat uygulama bakımından soru işaretleri barındırıyor. Tarım arazilerini korumak elbette şart. Bunu yaparken mülkiyet hakkını, hukuki güvenliği ve ölçülülüğü gözetmek de aynı derecede önemli. Aksi halde, toprağı koruyalım derken adalet duygusunu zedelemeyi göze almış oluruz.