Bir iş yerinde ya da bir kurumda sık duyulan bir söz vardır: “Kararı ben vermedim.” Bir başka söz daha vardır: “Bunun sorumluluğu bana ait değil.” İşte bu iki cümle bazen küçük görünen ama büyük sonuçlar doğuran bir sorunu anlatır: Yetkinin sorumluluktan, sorumluluğun da yetkiden kopması.
Halk arasında buna daha basit bir ifadeyle şöyle denebilir: Direksiyon başka birinin elinde, kaza olursa hesap başka birinden soruluyor.
Bir düşünelim. Bir apartman yöneticisi var. Binanın bakımından, temizliğinden, güvenliğinden sorumlu tutuluyor. Ancak hangi harcamanın yapılacağına, hangi tamiratın gerçekleştirileceğine kendisi karar veremiyor. Sürekli başkalarının onayını bekliyor. Sonra asansör bozulduğunda, çatıda sorun çıktığında herkes yöneticiyi suçluyor.
Bu durumda ortaya bir adaletsizlik çıkıyor. Çünkü sorumluluğu olan kişinin aynı zamanda karar alma gücünün de olması gerekir.
Tersi de sorun yaratır.
Bir kişi düşünün; istediği kararları verebiliyor, istediği değişiklikleri yapabiliyor ama işler ters giderse hesap vermiyor. Başarı olunca ön plana çıkıyor, başarısızlık olunca ortadan kayboluyor.
İşte toplumun güven duygusunu yıpratan şeylerden biri de budur.
Çünkü insanlar şunu görmek ister:
“Kararı alan kişi gerektiğinde hesabını da versin.”
Bu yalnızca devlet yönetiminde değil, hayatın her alanında geçerlidir.
Bir fabrikada müdür çalışanlardan üretim hedefi ister ama işçilerin ihtiyaç duyduğu ekipmanı sağlamazsa sorun çıkar.
Bir öğretmenden başarı beklenip gerekli araçlar verilmezse sorun çıkar.
Bir doktordan hızlı hizmet beklenip gerekli imkânlar sunulmazsa sorun çıkar.
Bir belediyeden hizmet beklenip kaynak aktarılmazsa yine sorun çıkar.
Çünkü insanlardan sonuç beklerken onlara hareket alanı da verilmelidir.
Aksi durumda herkes birbirine bakmaya başlar.
Kimse tam anlamıyla sahiplenmez.
Bir sorun yaşandığında şu cümleler duyulur:
“Ben emir uyguladım.”
“Benim yetkim yoktu.”
“Ben karar vermedim.”
“Beni aşan bir konu.”
Sonunda ortada çözümsüzlük kalır.
Aslında kurumların güçlü olmasının temel sebeplerinden biri de budur. Sağlam kurumlar görevleri açık biçimde belirler. Kimin neye karar vereceği, kimin neden sorumlu olacağı net olur.
Belirsizlik ise işleri ağırlaştırır.
Bir gemiyi düşünelim.
Kaptanın sorumluluğu var ama dümeni çeviremiyor.
Ya da dümeni çeviren kişi geminin batması halinde hiçbir sorumluluk taşımıyor.
Bu geminin sağlıklı biçimde ilerlemesi zor olur.
Ekonomide de durum farklı değildir.
Bir ülkede ekonomik kurumlar karar alma gücüne sahip değilse ama sonuçlardan sorumlu tutuluyorsa işler karışabilir.
Örneğin enflasyonu düşürmesi beklenen bir kurumun gerekli araçları kullanma özgürlüğü yoksa hedeflere ulaşmak zorlaşabilir.
Diğer taraftan sınırsız karar yetkisi olup sonuçlar için hesap verilmeyen bir yapı da uzun vadede güven sorunları doğurabilir.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan oluşmaz.
Ekonomi aynı zamanda güven meselesidir.
İnsanlar yatırım yaparken, para harcarken, iş kurarken sadece bugünü düşünmez. Yarını da hesaplar.
Yarın için güven oluşması ise kurallarla mümkündür.
Kuralların temelinde de yetki ile sorumluluğun birlikte yürümesi vardır.
Ev içinde bile bunu görebiliriz.
Bir çocuğa “odanı düzenle” deyip odasıyla ilgili hiçbir karar hakkı vermezseniz sorun çıkar.
Ya da istediği her şeyi yapmasına izin verip hiçbir sorumluluk yüklemezseniz yine sorun çıkar.
Hayat denge üzerine kuruludur.
Yetki ve sorumluluk da birbirinin kardeşi gibidir.
Birinin olduğu yerde diğeri eksik kalırsa düzen bozulur.
Bugün birçok yerde yaşanan sıkıntıların altında bazen çok karmaşık nedenler arıyoruz. Oysa sorun bazen oldukça basittir:
Kararı alan başka biri, yükü taşıyan başka biri olunca sistem aksıyor.
Toplumun güçlü olması, kurumların sağlam işlemesi ve insanların adalet duygusunun korunması için şu ilkenin unutulmaması gerekir:
Yetki varsa sorumluluk da olmalıdır.
Sorumluluk varsa yetki de olmalıdır.
Çünkü direksiyon başka elde, fren başka elde olursa araç bir süre sonra mutlaka savrulur.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar