Antalya’da Yörük denilince ilk akla gelen isim hiç kuşkusuz “Abdullah Duman’dır” …
Uzunca yıllar Yörük kültürünün yaşaması ve yaşatılması için sadece dernek kurmakla kalmamış, hemen her alanda bu çabasını sürdürmüştür, adeta bunu yaşamının merkezine koymuştur.
Siyasi tercihleri olmasına karşılık Yörük kültürünü yaşatma mücadelesini hiçbir şekilde bir siyasi partinin arka bahçesi haline getirmemiş, her siyasi partiye eşit mesafede durmaya özen göstermiştir.
Haliyle geçen hafta yaptıkları basın toplantısı için çağrı yaptığında gitmemezlik edemezdim…
Çok zengin programlarla üç gün sürecek olan Yörük kültürü günleri düzenlediklerini açıkladı.
Tabii bu günlerin ilkini “Yörüklerin yaylaya çıkışının” temsili ritüeli oluşturuyordu.
Bu ritüeli izlemekten her zaman büyük keyif aldım…
Rengarenk giysileri, önde eşek, arkada develerin yanında koyun sürüleri, çoban köpekleri, atlar ve katırlarla yaylaya çıkışları Anadolu kültürünün kendine has ritüelidir…
Lakin bu göç bize bir şeyi daha öğretir.
“Yörükler, hayvanlarla, dağlarla, ormanlarla, çayırlarla, derelerle kısaca tüm tabiatla olduğu gibi kendileriyle de barışık insanlardır”
Her ne kadar bu yayla göçleri artık sembolik olarak kalsa da her Yörük insanı dağlara doğru baktığında içi coşku ile dolar.
Bilir ki o dağlarda hayat bir başkadır…
Yaylalardaki yaşamın doğanın insanlara sunduğu en büyük lütuf olduğunu iyi bilir Yörükler.
Çıkın bir yaylaya Yörüklerin neler hissettiğini o zaman anlarsınız.
Gecenin bir yarısı, cılız bir oğlak sesinin yırttığı gecede ipil ipil pırıldayan yıldızların büyüsüne dalarsınız…
Öteden gelen bir kurt uluması içinizi titretir, kollarınızla kendinize sarılırsınız…
Bir taşın yarılması ile arasından fışkırıveren incir ağacının mucizevi şekilde gökyüzüne uzanışına hayran kalırsınız.
Beklemediğiniz anda aniden bastırıveren sağanak altında üşümeden sanki günahlarınızdan arınırcasına ıslanmanın keyfini, iç huzurunu yaşarsınız.
Her damlası yüreğinize düşen bir rahmettir.
Yağmur sonrası toprağın mis gibi kokan rayihasının sarhoşluğu içinde Mart aynının ince dumanı gibi fışkırıveren mor, sarı, kırmızı bin bir türlü adını bilmediğiniz, tarif bile edemeyeceğiniz çiçeklerle oynaşırsınız.
Kuru sıcağın yakıcılığında elleriniz yüzünüz bronzlaşmaz, altın suyuna batırılmış bir renk alır…
Toprağa bin yıllık bir güçle sarılmış asırlık meşe ve çam ağaçlarının köklerinden fışkıran ve toprağa, doğaya hayat veren arı saflığında buz gibi suyu içtikçe içinize yeniden hayat dolduğunu hissedersiniz…
Su yürür damarlarınıza…
Daha yükseğe, daha yükseğe tırmanır, zirveye geldiğinizde katır tırnaklarının, deve dikenlerinin, öksürük otlarının, sığır kuyruklarının saldığı koku ile açılan genizlerinizden gelen gür sesinizle;
“Ferman Sarayınsa dağlar bizimdir”
“Zulüm ile abat olan, ah ile berbat olur”
Diye haykırmaktan kendinizi alamazsınız…
(Dilerim ABD’nin Kızılderili kültürünü turistik malzeme olarak kullanması gibi bizde de Yörük kültürü ve ritüelleri turizmin malzemesi haline getirilmez, yaşayan bir kültür olarak hayatın içinde varlığını sürdürmeye devam eder.)