Birçok insan bugün aynı soruyu kendi içinde tekrar ediyor: “Yarın ne olacak?”
Eskiden gelecek denildiğinde insanların aklına umut, plan ve hedef gelirdi. Şimdi ise belirsizlik, geçim sıkıntısı ve güvensizlik geliyor. Çünkü modern çağın en büyük sorunlarından biri yalnızca ekonomik krizler değil; insanların geleceğe dair güven duygusunu kaybetmeye başlamasıdır.

Bugün gençler eğitim alsa bile iş bulamamaktan korkuyor. Orta yaşlı insanlar mevcut işini kaybetmekten endişe ediyor. Emekliler ise yarının bugünden daha zor olacağını düşünüyor. Aileler çocuklarının geleceğini düşünürken kaygılanıyor. Kısacası toplumun çok büyük bir bölümü görünmeyen ama sürekli hissedilen bir baskının altında yaşamaya çalışıyor. İşte bu baskının adı “gelecek kaygısıdır.”

Gelecek kaygısı sadece bireysel bir psikoloji sorunu değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel bir meseledir. Çünkü insanlar kendilerini güvende hissetmediklerinde yalnızca ruh halleri bozulmaz; toplumun üretme, düşünme ve birlikte hareket etme kapasitesi de zayıflar.

Bugün birçok insan sabah uyandığında sadece günlük işlerini düşünmüyor. Aynı zamanda artan fiyatları, borçları, çocuklarının eğitimini, kirayı, işsiz kalma ihtimalini ve sağlık giderlerini de düşünüyor. Bu sürekli düşünme hali zihni yoruyor. İnsanlar artık sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da tükenmeye başlıyor.

Özellikle ekonomik belirsizlik dönemlerinde gelecek kaygısı daha görünür hale geliyor. İnsanlar maaşlarının eridiğini gördükçe uzun vadeli plan yapma cesaretini kaybediyor. Eskiden insanlar birkaç yıl sonrasını planlayabiliyordu. Ev almak, iş kurmak, çocuk sahibi olmak ya da birikim yapmak daha ulaşılabilir görünüyordu. Şimdi ise birçok kişi birkaç ay sonrasını bile net göremiyor.

Belirsizlik arttığında toplumda üç önemli değişim ortaya çıkıyor.

Birincisi, insanlar kısa vadeli düşünmeye başlıyor. Çünkü uzun vadeli plan yapabilmek için güven gerekir. Güvenin olmadığı yerde insanlar günü kurtarmaya odaklanır. Bu durum hem bireysel hem ekonomik açıdan ciddi sonuçlar doğurur. Tasarruf azalır, yatırım isteği düşer, üretim motivasyonu zayıflar.

İkincisi, toplumsal stres artar. Sürekli kaygı içinde yaşayan insanlar daha tahammülsüz hale gelir. Trafikte, iş yerinde, aile içinde gerginlik yükselir. Çünkü zihinsel yük arttıkça insanların sabrı azalır. Toplumdaki öfke ve kutuplaşmanın bir kısmı da aslında bu ekonomik ve psikolojik baskının sonucudur.

Üçüncüsü ise umut duygusu aşınır. İnsan geleceğe inanmadığında çalışmak, üretmek ve mücadele etmek konusunda isteğini kaybedebilir. Oysa toplumları ayakta tutan en önemli güçlerden biri ortak umut hissidir.

Bugünün gençleri bu kaygıyı en derin yaşayan kesimlerden biri haline geldi. Üniversite mezunu olmak artık tek başına güvenli bir gelecek anlamına gelmiyor. Birçok genç yıllarca eğitim aldıktan sonra düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor ya da iş bulamıyor. Bu durum gençlerde ciddi bir motivasyon kaybına neden oluyor.

Daha da önemlisi, gençler yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir belirsizlik de hissediyor. “Ne kadar çalışırsam çalışayım istediğim hayata ulaşabilir miyim?” sorusu giderek yaygınlaşıyor. Emek ile sonuç arasındaki bağ zayıfladığında toplumda adalet duygusu da zarar görüyor.

Sosyal medya da gelecek kaygısını büyüten unsurlardan biri haline geldi. İnsanlar sürekli olarak başkalarının hayatlarını görüyor. Daha iyi evler, daha lüks yaşamlar, daha başarılı kariyerler ekranlardan sürekli göz önüne geliyor. Bu durum özellikle gençlerde yetersizlik hissini artırıyor. İnsanlar kendi gerçek hayatlarını başkalarının “gösterilen hayatlarıyla” kıyaslıyor.

Oysa sosyal medyada görülen hayatların büyük bölümü gerçek yaşamın tamamını yansıtmıyor. İnsanlar genellikle mutlu anlarını paylaşırken sorunlarını saklıyor. Fakat sürekli karşılaştırma yapan birey zamanla kendisini başarısız hissedebiliyor. Böylece ekonomik kaygıya psikolojik baskı da ekleniyor.

Gelecek kaygısının aile yapısı üzerinde de önemli etkileri var. İnsanlar evlenmeyi erteliyor, çocuk sahibi olmaktan çekiniyor ya da büyük şehirlerde yaşam mücadelesi nedeniyle aile içi ilişkiler yıpranıyor. Çünkü ekonomik baskı arttığında insanlar duygusal olarak da yoruluyor.

Aslında insan zihni sürekli belirsizlik içinde yaşamaya uygun değildir. İnsan bir miktar güven hissetmek ister. Yarın sabah neyle karşılaşacağını tamamen bilemese bile en azından temel düzenin korunacağına inanmak ister. Eğer bu duygu kaybolursa toplumda kronik stres oluşur.

Peki bu kaygıyla nasıl mücadele edilebilir?

Öncelikle toplumun yeniden güven duygusuna ihtiyaç duyduğu kabul edilmelidir. Güven yalnızca sözle değil, öngörülebilir politikalarla oluşur. İnsanlar ekonomide, hukukta ve sosyal yaşamda daha istikrarlı bir yapı görmek ister. Çünkü belirsizlik arttıkça kaygı da büyür.

Bireysel düzeyde ise insanların zihinsel dayanıklılığını koruması önemlidir. Sürekli kötü haber tüketmek, her gelişmeyi felaket gibi yorumlamak ya da tüm hayatı ekonomik korkular üzerinden değerlendirmek psikolojik yıpranmayı artırır. Elbette sorunları görmezden gelmek çözüm değildir. Ancak insan zihninin de bir sınırı vardır.

Bu nedenle bazen bilgi tüketimini dengelemek gerekir. Sürekli endişe üreten içeriklere maruz kalmak insanın düşünce dünyasını karartabilir. İnsanların sosyal ilişkilerini güçlendirmesi, hobiler edinmesi, fiziksel hareketliliği artırması ve zihinsel dinlenme alanları oluşturması büyük önem taşır.

Toplumsal dayanışma da geleceğe dair umut duygusunu güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. İnsan yalnız kaldığını hissettiğinde korkuları büyür. Ancak birlikte hareket eden toplumlar kriz dönemlerini daha güçlü aşabilir.

Belki de en önemli mesele şudur: Gelecek yalnızca ekonomik verilerden ibaret değildir. Gelecek aynı zamanda bir psikoloji meselesidir. Eğer toplumun umut duygusu korunamazsa ekonomik toparlanma bile insanları tam anlamıyla rahatlatmayabilir.

Çünkü insan sadece para kazanmak istemez; aynı zamanda emek verdiğinde karşılığını alacağına inanmak ister. Çocuklarının daha iyi bir hayat yaşayacağını düşünmek ister. Yarının bugünden tamamen kötü olmayacağına güvenmek ister.

Bugün toplumun en büyük ihtiyaçlarından biri belki de tam olarak budur: Yeniden güvenebilmek…
Kendine, topluma ve geleceğe yeniden inanabilmek…

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

[email protected]