Oldum olası bilim kurgu filmlerine ilgiliyimdir.
Çocukluk ve gençlik yıllarımda izlediğimiz o fantastik yapımlar, o dönem bize sadece hayal gücünün sınırlarını zorlayan eğlenceli masallar gibi gelirdi.
Yaşı 50 ve üzeri olanlar hatırlayacaktır; Uzay Yolu diye bir dizi vardı mesela. Kaptan Kirk, Bay Spock ve Atılgan gemisi maceradan maceraya koşarlardı. Gemiden herhangi bir noktaya ışınlanma, ışın tabancaları, kablosuz cihazlarla uzaktan iletişim vs. gibi o günün dünyası için fantaziden öteye gitmeyen teknolojileri ilk kez bu ve benzeri dizilerde/filmlerde görmüştük. Bence bugün cebimizde taşıdığımız akıllı telefonların, uzaydan yeryüzünü tarayan uyduların, yapay zekanın hayatımızın her alanını kuşatmasının temelleri işte o filmlerde atıldı. Önceleri sadece bir eğlence aracı olarak gördüğüm bu tür yapımlarla ilgili düşüncem yıllar içinde, ‘Sinema, gelecekte bizi bekleyen teknolojik ve toplumsal gerçekliklerin önceden dünyaya izletildiği, kamuoyu nabzının yoklandığı bir laboratuvar’a dönüştü…
Geçmişte hayal ötesi gelen pek çok teknolojinin bugün hayatımızın merkezinde yer alması, bu inancımı her geçen gün daha da güçlendiriyor. Ancak asıl tehlike ve ürkütücülük burada başlamıyor. Tehlike, bu filmlerin artık sadece teknolojiyi değil, kaçınılmaz bir sonu da haber veriyor olması…
Bilim kurgu sineması uzun yıllar boyunca uzaylı istilalarını, dışarıdan gelen meteorları ya da evrenin kontrolümüz dışındaki gizemli felaketlerini işledi. Fakat son yıllarda vizyona giren yapımlara baktığımızda, senaryoların keskin bir yön değiştirdiğini açıkça görüyoruz. Artık başrollerde dış düşmanlar değil, bizzat insanlığın kendisi var. Küresel ısınma, çevre felaketleri, doğanın dengesini altüst eden kirlilik, azalan ve hoyratça tüketilen su kaynakları...
Bunlar artık kurgulanmış senaryo unsurları değil, her geçen gün camdan dışarı baktığımızda karşılaştığımız acı gerçekler…
Kıyamet fikri insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur. Her şeyin bir sonu olduğu gerçeği, dini, felsefi ve mitolojik açıdan zaten kabul edilir. Asıl korkutucu olan, kıyametin kaçınılmaz olmasından ziyade, bu sona doğru insan eliyle, bilinçli bir kayıtsızlıkla ve büyük bir hızla sürükleniyor olmamız. Bilim kurgu filmleri bize gelecekteki yıkımı gösterirken aslında büyük bir ayna tutuyor; “Eğer böyle giderseniz, sonunuz bu olacak” diyor. Fakat bizler, bu filmleri izleyip salondan çıktıktan sonra yine aynı tüketim çılgınlığına, aynı duyarsızlığa geri dönüyoruz. Bugün sinemada izlediğimiz çölleşmiş dünyalar, susuzluktan kırılan toplumlar ve nefes alınamaz hale gelen şehirler, geleceğin kaçınılmaz birer fragmanı gibi önümüzde duruyor.
Soru artık bu felaketlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil, bizim bu senaryonun sonunu değiştirmek için ne zaman harekete geçeceğimiz...
Beyaz perdede izlediğimiz kurgusal kahramanlar dünyayı her zaman son anda kurtarır. Ancak gerçek dünyada ne yazık ki ellerinde sihirli değneklerle geleceği kurtaracak süper kahramanlar yok. Dünyanın geleceğini yazmak da, bu felaket senaryosunu mutlu sonla bitirmek de başka birine değil bizzat insanlığın ortak iradesine ve vicdanına bağlı.
Üstelik günümüzde yapay zekanın ve otomasyonun sınırları zorladığı, teknolojinin kontrolden çıkma riskini barındıran yeni bir eşikte duruyoruz. Artık sadece doğayı tahrip etmekle kalmıyor, kendi ellerimizle yarattığımız dijital ve mekanik güçlerin esiri olma tehlikesiyle de karşı karşıyayız. Belki de sinema salonunun karanlığında yüzleştiğimiz o ürkütücü sahneler, uyanmamız için son çağrılardır. Ekran karardığında salondan yükselen sessizlik, aslında insanlığın kendi kibrine karşı verdiği iç muhasebenin ta kendisidir. Filmin bittiği, lambaların yandığı ve gerçek hayatın tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarptığı o anda bu felaket senaryosunu değiştirecek yegane gücün hala bizim ellerimizde olduğunu fark etmek zorundayız.
Çünkü bu filmin devamı yok ve jenerik akmadan önce senaryoyu yeniden yazmak için elimizde kalan zaman, hızla tükeniyor…