Bir ülkede ekonomi büyüyor denildiğinde çoğu insanın aklına aynı soru gelir: “Peki bu büyüme benim cebime ne zaman yansıyacak?” Çünkü televizyonlarda şirketlerin rekor kârları konuşulurken, sokaktaki vatandaş pazarda, markette ve kira ödemelerinde zorlanıyorsa doğal olarak bir çelişki hissedilir. İşte ekonomide en çok tartışılan konulardan biri de budur: Ücretlerle şirket kârları arasındaki denge.
Aslında ekonomi yalnızca rakamlardan oluşan bir sistem değildir. İçinde insanlar vardır. İşçiler vardır, memurlar vardır, küçük esnaf vardır, fabrikalar vardır, yatırımcılar vardır. Bir tarafta çalışanların aldığı ücretler, diğer tarafta işletmelerin elde ettiği kârlar bulunur. Sağlıklı bir ekonomi, bu iki tarafın birbirini ezmediği, birbirini desteklediği bir düzen üzerine kuruludur.
Düşünün ki bir fırın var. Fırın sahibi ekmek satıyor ve para kazanıyor. Fırında çalışan işçi de emeğinin karşılığında maaş alıyor. Eğer fırın sahibi hiç kâr etmezse işini büyütemez, yeni makine alamaz, belki bir süre sonra dükkânı kapatır. Ama işçinin maaşı geçinmeye yetmeyecek kadar düşük olursa o işçi de yaşamını sürdüremez. Çocuklarının eğitimini karşılayamaz, temel ihtiyaçlarını bile zor karşılar. Sonunda sistem iki taraf için de sıkıntı üretmeye başlar.
Burada önemli olan soru şudur: Kâr ne kadar artıyor ve bu artıştan çalışan ne kadar pay alıyor?
Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde dikkat çeken bir tablo ortaya çıktı. Şirketlerin kârları yükselirken ücret artışları aynı hızda ilerlemedi. Özellikle yüksek katma değerli sektörlerde ciddi gelir artışları yaşanırken çalışanların maaşları aynı oranda yükselmedi. Bunun sonucunda insanlar ekonominin büyüdüğünü duydu ama kendi hayatlarında aynı büyümeyi hissedemedi.
Bir mahalleyi düşünelim. Mahalledeki dükkânların sahipleri daha çok kazanmaya başlıyor fakat çalışanların maaşları yerinde sayıyor. İlk başta bu durum sorun yaratmıyor gibi görünebilir. Ancak zaman geçtikçe insanlar daha az harcamaya başlıyor. Lokantaya daha az gidiyor, yeni kıyafet almayı erteliyor, tatili iptal ediyor. Çünkü gelirleri yetersiz kalıyor.
Bu durumda ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Başlangıçta yüksek kâr elde eden işletmeler de etkilenmeye başlıyor. Çünkü müşterilerinin alım gücü düşüyor. Kasaya giren para azalıyor.
Aslında çalışanın maaşı sadece çalışanı ilgilendirmez. Maaş aynı zamanda ekonominin dolaşım sistemindeki kan gibidir. İnsanlar maaş alır, harcama yapar, işletmeler satış yapar, işletmeler yatırım yapar, yeni işler oluşur. Zincir böyle devam eder.
Bu yüzden ücretler ile kârlar arasındaki ilişki bir halat çekme yarışı değildir. Biri kazanırken diğerinin kaybetmesi gereken bir mücadele değildir. Uzun vadede ikisi birbirine bağlıdır.
Fakat denge bozulduğunda sorunlar büyür. Eğer ücretler aşırı yükselir ve üretim artışı olmazsa işletmeler maliyet baskısı hisseder. Bu durumda fiyatlar yükselmeye başlayabilir. İnsanlar daha yüksek maaş alsa bile markette daha pahalı ürünlerle karşılaşabilir. Öte yandan şirket kârları sürekli yükselirken ücretler geride kalırsa bu kez gelir eşitsizliği büyür.
Gelir eşitsizliği yalnızca ekonomik bir mesele de değildir. Toplumsal etkileri de vardır. İnsanlar arasında adalet duygusu zedelenebilir. Gençler çalışarak ilerleyebileceklerine dair inançlarını kaybedebilir. “Ne kadar çalışırsam çalışayım değişen bir şey olmuyor” düşüncesi yayılabilir.
Bugün birçok ülkede insanların en büyük şikâyetlerinden biri tam da budur. İnsanlar ekonomide büyüme rakamları görüyor ama kendi hayatlarında aynı büyümeyi hissedemiyor.
Aslında mesele yalnızca maaşın miktarı değildir. Maaşın satın alma gücü de önemlidir. Bir kişinin geliri artabilir ama kira, gıda, ulaşım ve enerji fiyatları daha hızlı yükseliyorsa kişi kendisini daha zengin hissetmez.
Bu yüzden ücret politikaları ile ekonomik büyüme arasında güçlü bir bağ kurulması gerekir. Verimlilik artıyorsa, şirketler daha fazla kazanıyorsa, çalışanların da bu büyümeden belirli ölçüde pay alması gerekir. Çünkü üretimin arkasında sadece makineler değil insanlar da vardır.
Ekonomi büyük bir sofraya benzer. Sofrada ekmeği üreten de vardır, taşıyan da vardır, satan da vardır. Eğer sofradaki pay sürekli aynı kişiler arasında büyüyorsa diğerleri zamanla masadan uzaklaşmaya başlar.
Sağlıklı olan, sofranın büyümesi ve büyüyen sofradan herkesin makul bir pay alabilmesidir.
Çünkü güçlü şirketler önemlidir, yatırım önemlidir, kâr önemlidir. Ama unutulmaması gereken başka bir gerçek daha vardır: Güçlü bir ekonomi, yalnızca bilançosu güçlü şirketlerle değil, aynı zamanda geçinebilen insanlarla kurulabilir.
Ekonominin gerçek başarısı, rakamların yükselmesinden çok insanların hayatlarının iyileşmesinde gizlidir. Çünkü çalışan ile işveren aslında aynı geminin yolcularıdır. Geminin bir tarafı yükselirken diğer tarafı su alıyorsa, sonunda bütün gemi bundan etkilenir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar