Seksenli yıllarda kapak renkleri mavi ve beyaz, yazısı ise siyah renkle yazılmış bir kitabımız vardı İmam Hatip Lisesinde. Müfredatın içerisinde Dini dersler gurubunun bir parçasıydı.
Bu aralar bu başlığa takıldı aklım ve üzerinde tekrar düşünmeye başladım. Acaba kim neden böyle bir başlık koydu bu kitaba ve derse? Muhakkak düşünce dünyası geniş birisi olmalı. Dini eğitimi, felsefi yönü ve dinler tarihi üzerine gönülden ve zihinsel emekleri olmalı diye düşündüm.
Şimdi kendi analizlerimi sıralayayım ki ne anlatmak istediğim ortaya çıksın.
Din sadece kurallara iman etmekten ibaret değildir. Kuralları hikmetleriyle anlamayı, iman konularını sorgulayarak ikna olmuş olmayı, dinin dünya hayatında yaşanabilir bir içeriğe sahip olduğunu ikna olarak bilmeyi gerektirir.
İnsana yakışan tarz budur. İnsanın dinle kalitesinin artmasını sağlayan din anlayışı da budur. Diğer türlüsü duygusuzluk haliyle robottan farklı olamaz.
Din, İlahi bir içerikten oluşur. Akıllı insanı muhatap alır. Hür iradeyle kabulü şart koşar.
Muhatabı olan insan Dünya denilen bir gezegende çok farklı tabiat şartlarından oluşan bölgelerden birinde imtihan için yaşamaya başlar.
Gerek akıl denilen çok güçlü ve derin bir nimetten, gerekse başka akılların da özgün düşünce üretebilmesi, farklı coğrafyaların sunduğu farklı tabiat imkanlarından ve benzeri etkenlerden dolayı bizim adına kültür dediğimiz algılar, inanışlar, davranışlar yaşam modelleri üretilmiştir.
Kültürü üreten insandır. Tamamen özgür iradesiyle çevresel etkenler ve aklın yardımıyla üretmiştir. İşte din böyle bir zemine yerleşmek zorunda.
Bu çalışma esnasında iki etkili gücün insan üzerindeki çatışması kaçınılmazdır. Hatta bu çatışma bir ömür sürmektedir. Toplumlar da bunun kavgasını vermektedirler.
Halbuki durum çok da zor değil. Dinin kurallarını doğru ve anlaşılabilir bir şekilde, aklın ikna olabileceği bir tarzda öğrenildiğinde zorlukları aşmak hiç de zor değildir.
Ana kural: Dinin kaynağı yaratıcıdır. İnsan içindir. Hayatı kolaylaştırıp düzene sokar. İnsana iç huzur ve kalıcı mutluluklar verir. Dünyayı bir denge üzerinde yaşamamızı sağlar. Ve tabi ki hata ve eksiklik bulunamaz. Hata ve eksiklik insana ait bir özelliktir.
Kültürse, anlattığım gibi Allah vergisi akıl ve türevleriyle yine Allah’ın yarattığı tabiatın yardımıyla üretilmiş bir hayat şeklidir. Hatalı olabilir. Eksiklikleri vardır. Çoğu zaman huzur vermez. İstemeden ve sevilmeden de yapmak zorunda kalınabilir.
Bize düşen ise kültürümüzü dini ilkelerle filtreden geçirip terbiye etmektir. Kültürü dinle uyumlu hale getirdiğimizde mevcut dini hayatımızın bir kısmı kültürel formlarla yaşanmaktadır.
Kesinlikle kültürle dine ayar vermeye çalışılmamalıdır. Bu aynı dini kabul edenler arsında fitne, kaos, bölücülük gibi tahribatı yüksek bir kötülüğe sebep olur. En küçük fitne bir ömrü tüketir. Bir de büyük fitneleri düşünün bakalım.
Din kültüründe ahlakilik ilkesi her zaman ve şartta ilk sırada ve etkin bir madde olmalı.
Hiçbir şartta ikisi birbirini yok etmeye çalışmamalı. Din kültürü terbiye etmeli. Kültür her şartta ahlakilik ilkesini önde tutmalı.
İşte insan bu orkestrayı böyle yönetmeli ki güzel bir hayat eseri üretebilmiş olsun. Bu hayatın ahirette işi hiç de zor değildir. Yaratanımızın muradını anlamış insanın dini de kültürü de önce kendisini, sonra da çevresini mutlu ve huzurlu kılar.
Aksi durum için her yerde yeterince bağnaz ve cahillik abidesi dini darlar arzı endam etmekte, Allah adına racon kesmekte, dogma haline gelmiş dinleriyle etraflarına ve kendilerine zulmetmektedirler.
Din Kültürü ve Ahlak başlığı o yüzden çok önemli. İçi bu şekilde doldurulmuş bir kaynağa acilen okullarda ihtiyaç var vesselam.
BONN