Önceki yazımda ülkemizin sosyo-ekonomik, kültürel, siyasi, hukuk, temel hak ve özgürlükler ile gerek sermaye gerekse emek dünyasındaki sıkışmışlığı, bu sıkışmışlığı aşama sorumluluğu olan siyaset kurumunun içinde bulunduğu içler acısı durumu ana hatlarıyla ifade etmiştim.
Ve yazımın sonunda da bu sıkışmışlığın nasıl aşılacağını yazacağımı da belirtmiştim.
Öncelikle şunun altını çizmekte fayda var.
Hayatın her alanında böyle sıkışmışlıkların olduğu ve siyaset kurumunun görece olarak bile çözüm üretemediği, değişik bir ifade ile “yöneticilerin ülkeyi yönetemediği, yönetilenlerin ise rızasının olmadığı ve itirazlarının yükseldiği” ülkelerde iki seçenek vardır.
“Birincisi, askeri darbe yapılır.”
Siyasetçilerin hepsi görevlerinden uzaklaştırılır, hak ve özgürlükler askıya alınır, her türlü demokratik itirazlar baskı ve şiddetle yok edilir, teknokratlardan oluşan bir hükümet kurulur ve emekçi halkın sırtına daha da ağır yükler bindirilerek sorunlardan kurtulmaya çalışılır.
Yeterli sermaye birikimi sağlandıktan ve bu sermaye birikimi servet transferiyle darbeyi destekleyen yerli ve yabancı gruplara aktarılır…
12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri buna açık örneklerdir.
“İkincisi ise (subjektif şartlar oluşmuşsa) siyasal bir devrim”
Türkiye’de ve dünyada bu seçenek uzun vadede olması mümkün olmayan durumuna gelmiştir/getirilmiştir.
1990’na kadar dünya ülkelerinin üçte birinin sosyalist devlet, dünya halklarının üçte ikisinin de sosyalizm sempatizanı olduğu bir dünyadan, bugünkü küresel kapitalist dünyaya geliş ayrı bir yazı ve araştırma konusudur…
Askeri darbelerde hiçbir şekilde “toplumsal rıza yoktur, zorbalık ve halka rağmen yapılan bir operasyondur.”
Siyasal devrimler ise tam tersi, toplumsal rızaya dayanarak yapılan bir operasyondur…
Gelelim ülkemize…
Yukarda değindiğimiz her iki seçeneğinde olması artık mümkün değildir.
4 askeri darbe ve bir o kadar da askeri muhtıra ile dolu olan siyasal tarihimiz, özellikle 2000’li yıllardan sonra (15 Temmuz 2016 denemesinden ve özellikle halkın sokağa çıkarak itiraz etmesi ile beraber) bu seçeneği bir anlamda tarihe gömmüştür…
Bu iki seçenek de ülkemiz için geçerli olamayacağına göre bu sıkışmışlığı, içerde ve dışarda biriken sorunları nasıl aşacağız?
Öncelikle şunun altını çizmekte fayda var.
“Sorunlarımızı ve sıkışıklığımızı halka rağmen değil, halkın rızası ile çözebiliriz…
Geniş toplumsal tabanın rızasına dayanan bir siyasal formülle bu mümkün olabilir…”
Yüzde 50 artı bir denilen başkanlık sistemi ile bunun mümkün olmadığı, Sayın Erdoğan’ın iki dönemde aldığı yüzde 52 oyla görülmüştür.
Toplumun yarısının rızasının olmadığı ve itirazlarının sürdüğü bu yöntemle sorunları aşmak mümkün olmamıştır.
Görünen o ki; “bu sistemle kısa vadede sorunlara çözüm üretmek için yüzde 65-70 oranında bir tabana yaslanmak ve böylece toplumsal rızayı oluşturmakla mümkündür…”
Tek başlarına yüzde 28-30 bandında halk desteği olan Sayın Erdoğan ve AK Parti, yine aynı oy oranına sahip görünen CHP+Yeni Parti toplamı tek başlarına sözünü ettiğimiz “toplumsal rızayı” gerçekleştirecek güçte değiller…
Yanlarına alacakları diğer muhalefet partilerinin desteği ile seçim başarısı gösterseler bile toplumsal rızayı gerçekleştirmiş olamazlar ve sorunlar artarak sürer…
Bu nedenlerle Türkiye’yi selamete çıkarak tek gerçekçi yol; Yeni Partinin ana muhalefet olarak kalacağı AK Parti, CHP, DEM ve MHP’nin birlikte oluşturacakları “milli mutabakat ittifakıdır…”
Böyle bir ittifak toplumsal rızayı sağlayacağı gibi, siyaset kurumun da yeniden şekillenmesinin yolunu açar ve parlamenter sisteme dönüş için anayasa değişikliğini de gerçekleştirebilir…
