Günümüzde bilgi, altın kadar değerli hale geldi. Kimde doğru bilgi varsa, çoğu zaman bir adım öne geçiyor. Ama bilgiyle ilgili önemli bir tartışma da var: Bir bilgiyi hemen paylaşmak mı gerekir, yoksa biraz beklemek mi? Daha da önemlisi, beklemek ile saklamak aynı şey midir? İşte çoğu zaman insanların karıştırdığı nokta tam da burasıdır.
Bir meyvenin dalında olgunlaşmasını düşünelim. Dalından erken koparılan bir kayısı sert olur, tadı tam çıkmaz. Ama biraz beklediğinizde rengi değişir, yumuşar, tadı yerine gelir. Bilgi de bazen böyledir. Her duyulan şey, her elde edilen veri anında paylaşılacak kadar hazır olmayabilir.
Bir olay yaşanır, ilk bilgiler gelir. Fakat ilk gelen bilgiler çoğu zaman eksiktir. Bir kazayı düşünelim. İlk dakikalarda farklı söylentiler dolaşır. Kimi “şu kadar kişi yaralandı” der, kimi “sebebi belli oldu” der. Saatler geçtikçe ayrıntılar ortaya çıkar ve ilk bilgilerin bazılarının yanlış olduğu anlaşılır. Eğer biri doğrulanmamış bilgiyi hemen paylaşırsa, toplum yanlış yönlendirilebilir.
İşte buna karşılık “bilginin olgunlaşmasını beklemek” vardır. Bu yaklaşım şunu söyler:
“Biraz daha inceleyelim, doğruluğunu kontrol edelim, eksikleri tamamlayalım, sonra konuşalım.”
Bu, sorumluluk duygusudur.
Ancak işin diğer tarafında başka bir durum vardır: bilgiyi saklamak.
Bilgiyi saklamak farklıdır. Burada amaç doğrulama yapmak değil, insanların öğrenmesini geciktirmek veya engellemektir. Çünkü bazı durumlarda bilgi güçtür ve güç sahibi olanlar bu gücü paylaşmak istemez.
Bir mahalleyi düşünelim. Mahallede içme suyunda ciddi bir sorun olduğu tespit edilmiş olsun. Yetkililer bunu biliyor fakat “İnsanlar tepki göstermesin” diye haftalarca açıklama yapmıyor. İşte burada bilgi olgunlaşmayı beklemiyor; bilgi saklanıyor.
Aradaki fark çok ince görünse de aslında sonuçları çok büyüktür.
Bilgiyi olgunlaştırmak toplumun yararınadır.
Bilgiyi saklamak ise çoğu zaman belli çıkarların yararınadır.
Çünkü bilgi olgunlaştırılırken süreç işler. Araştırma yapılır, doğrulama yapılır, uzman görüşü alınır. Ama bilgi saklanırken süreç durur. Kapılar kapanır, sorular yanıtsız kalır.
Bugün sosyal medya çağında bu ayrım daha da önemli hale geldi.
Eskiden insanlar bir haberi ertesi gün gazeteden öğrenirdi. Şimdi ise birkaç saniye içinde milyonlarca kişiye ulaşmak mümkün. Böyle olunca hızlı davranma baskısı oluşuyor. İnsanlar “İlk ben paylaşayım” düşüncesine kapılıyor.
Ama hızlı olmak her zaman doğru olmak anlamına gelmiyor.
Bir yangın çıktığında henüz sebep bilinmeden ortaya atılan iddiaları düşünün. Birkaç kişi söylenti yayıyor, binlerce kişi paylaşıyor. Sonra gerçek ortaya çıkıyor ama yanlış bilgi çoktan yayılmış oluyor. Çünkü yanlış bilgi bazen doğru bilgiden daha hızlı koşuyor.
Bu yüzden bazen beklemek gerekir.
Fakat bu bekleme süresi de sonsuz olamaz.
Çünkü insanlar şu soruyu sormaya başlar:
“Neden hâlâ açıklanmıyor?”
İşte güven burada devreye giriyor.
Eğer bir kurum veya yönetim “Araştırıyoruz, şu aşamadayız, şu tarihte açıklayacağız” diyorsa insanlar bunu anlayabilir. Çünkü ortada bir şeffaflık vardır.
Ama sessizlik uzadığında kuşku büyümeye başlar.
Boş kalan alanı söylentiler doldurur.
Çünkü insan zihni boşluğu sevmez. Bilmediği yerde tahmin üretir. Tahminler de zamanla dedikoduya dönüşebilir.
Bu durum sadece devlet kurumlarında değil, şirketlerde, iş yerlerinde hatta aile içinde bile yaşanır.
Bir iş yerinde çalışanlar önemli bir değişiklik olacağını hissediyor ama yönetim hiçbir açıklama yapmıyor. İnsanlar kendi aralarında konuşmaya başlıyor:
“Acaba işten çıkarma mı olacak?”
“Şirket mi satılıyor?”
“Bir sorun mu var?”
Belki gerçek çok farklıdır. Ama bilgi verilmediği için insanlar kendi hikâyelerini üretmeye başlar.
Aile içinde de benzer durumlar görülür. Anne ve baba önemli bir konuyu çocuklarından tamamen sakladığında, çocuk çoğu zaman gerçeği değil korkularını büyütür.
Demek ki mesele yalnızca bilgi değildir.
Mesele güven meselesidir.
Bilginin olgunlaşmasını beklemek, “Doğruyu söylemek için biraz daha zamana ihtiyacımız var” demektir.
Bilgiyi saklamak ise çoğu zaman “Şimdilik bunu bilmenizi istemiyoruz” anlamına gelir.
İkisi arasındaki farkı anlamak, günümüz dünyasında çok önemlidir. Çünkü bilgi çağında yaşıyoruz ama aynı zamanda bilgi kirliliği çağında da yaşıyoruz.
Bazen acele edilen bilgi zarar verir.
Bazen de geciktirilen bilgi zarar verir.
Asıl mesele, doğru zamanı doğru niyetle bulabilmektir.
Çünkü toplumun güvenini ayakta tutan şey yalnızca bilgi değildir; o bilginin nasıl ve neden paylaşıldığıdır. Ve insanlar çoğu zaman söylenen kadar, söylenmeyeni de dikkatle izler.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar