Son yıllarda bölgemizde yaşanan jeopolitik gelişmeler ve savaşlar, küresel ekonominin birçok alanında olduğu gibi tarım sektöründe de derin etkiler bırakmaya devam ediyor. Özellikle İsrail'in merkezinde yer aldığı bölgesel krizler ve Rusya-Ukrayna savaşı, enerji piyasalarını doğrudan etkileyerek üretim maliyetlerini artırıyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş ise başta akaryakıt olmak üzere tarımsal üretimin temel girdilerine zam olarak geri dönüyor.
Petrol fiyatlarındaki artış yalnızca çiftçinin traktörüne koyduğu mazotu etkilemiyor. Gübre üretiminden nakliyeye kadar uzanan geniş bir zincir üzerinde baskı oluşturuyor. Son dönemde bazı ülkelerin gübre ihracatına yönelik kısıtlayıcı kararlar alması da sektördeki endişeleri artırıyor. Gübreye erişimin zorlaşması ve fiyatların yükselmesi, üreticinin maliyet hesabını her geçen gün daha da ağırlaştırıyor.
Bugün ülke tarımının karşı karşıya olduğu en önemli sorunların başında maliyet artışlarına kalıcı çözümler üretilememesi geliyor. Çiftçi, tarlasına ekim yaparken artık yalnızca hava koşullarını değil enerji fiyatlarını, gübre piyasalarını, döviz kurlarını ve uluslararası gelişmeleri de takip etmek zorunda kalıyor. Bu tablo, önümüzdeki üretim sezonlarının çok daha zorlu geçebileceğine işaret ediyor.
Oysa tarım sektöründe sürdürülebilirliğin temel şartı, üreticinin ayakta kalabilmesidir. Çiftçi kazandığı sürece üretmeye devam eder. Ancak zarar etmeye başladığında yalnızca kendi işletmesi etkilenmez. Tarımın içerisinde dönen sıcak para hareketi de yavaşlar. Gübre bayisinden zirai ilaç satıcısına, nakliyeciden tüccara kadar tüm sektör zinciri olumsuz etkilenir. Sonrasında konkordatolar, iflaslar ve tahsilat problemleri gibi ekonomik sorunlar ortaya çıkar. Mevcut konkordato ve iflasların etkisi ise giderek artıyor. Bu durum yalnızca tarımı değil, kırsal ekonominin tamamını tehdit eden bir sürece dönüşebilir.
Tarımın içerisinde yer alan tüm paydaşların makul düzeyde gelir elde edebileceği bir sisteme acilen ihtiyaç duyuluyor. Üretici, tüccar, sanayici ve ihracatçı arasındaki dengenin korunması, sektörün geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.
Planlı üretim kimseye zarar ettirmeden devamlılığı sağlayamaz mı?
Bugün birçok üründe yaşanan temel sorunlardan biri, bir yıl üretim fazlası nedeniyle fiyatların çökmesi, ertesi yıl ise arz yetersizliği nedeniyle fiyatların aşırı yükselmesidir. Bu dalgalanmalar hem üreticiyi hem de tüketiciyi mağdur etmektedir. Oysa ülkemizin iç tüketim ihtiyacı ile ihracat potansiyeli bilimsel veriler ışığında hesaplanmalı, üretim desenleri buna göre yönlendirilmelidir.
Üretim fazlası nedeniyle ürünün tarlada kalması önlenirken, pazar ihtiyacını karşılayacak dengeli bir arz yapısı oluşturulabilir. Böylece fiyat istikrarı sağlanır, üretici gelirleri korunur ve tarım sektörü dış şoklara karşı daha dirençli hale gelir. Üretim fazlası verilen bazı sera ürünlerinin bu düzenlemeye ihtiyacı var.
Önümüzdeki dönemde tarımın en büyük gündem maddesi yalnızca maliyetler olmamalıdır. Asıl mesele, bu maliyetlere rağmen üreticiyi sistemin içerisinde tutabilecek sürdürülebilir politikaları hayata geçirmektir. Çünkü çiftçiyi korumak, yalnızca bir kesimi korumak değildir. Gıda güvenliğini, kırsal kalkınmayı ve ülkenin ekonomik istikrarını korumaktır.
Bugün planlı üretimi konuşmazsak, yarın üretimde yaşanabilecek daralmaları konuşmak zorunda kalabiliriz. Tarımın geleceği için alınacak en doğru karar, üreticinin kazanacağı ve üretmeye devam edeceği bir sistemi gecikmeden kurmaktır. Çünkü güçlü bir tarımın temelinde, zarar etmeyen bir çiftçi vardır.
Bu arada Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından üretim planlamasıyla ilgili çalışmaların yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor. İnşallah hızlı ve sağlam bir şekilde uygulamaya konulabilir.