Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Mürüvvet Özkan

Mürüvvet Özkan

YAŞAMIN RENKLERİ

Yaşam bir gün. O da bugün… 

05 Ocak 2021 - 00:00

Yaşam, bir gün sadece kendi için yaşayamayacağını gösterir insana… 

Sözlerini, sevgisini, ışığını paylaşması gerektiğini öğretir... 

Ve paylaştıklarımız çoğu kez birilerini mutlu ya da mutsuz etmeye yetiyor. 

Aslına bakarsanız her şey karşılıklı. Hani birine hissettiğiniz duygular karşınızdakinin size hissettikleriyle karşılıklıdır ya, aynen öyle işte hayatta da. 

Her şey güzel başlar, derler…. Ne büyük heyecanla başladığımız nice konuyu göz önüne getirirsek, doğru bir söz aslında. Güzel başlayan şeyler neden acaba aynı güzellikte devam etmez? Başlangıçta sorun yoktur. Yeni başlayan her şey güzeldir. Çünkü başlangıçta sorun yoktur. Sorun varsa bile, o an için pembe gözlüklerle bakıldığı için, düzeleceği, değişeceği düşünüldüğü için önemsenmez. İnsanlar karşıdakini değiştirebileceğini düşünerek hataları, kusurları görmek istemezler. 

Efendim, öyle ince bir çizgi var ki ilişkilerde; her an gidecekmiş gibi olmalı… Gidiverecekmiş gibi…. 

Bir insanın tüm varlığıyla “bizimle” olduğunu hissettiğimizde, gözümüzdeki değeri yitiyor, diğer insanlardan bir farkı kalmıyor. Peki, gidivermek ne demek; hayatı O’nun üstüne kurmamak demek, O’na bağımlı olmamak demek. 

Bir insanı tüm benliğinle, tüm ruhunla sevmek çok güç. Bu öncelikle cesaret gerektirir. Öncelikle kendimizi ortaya koymak gerekli, oynamamalı, “ben buyum, değişmem” dememeli. 

 

Yaşam insanı değiştiriyor çünkü.. 

Bugün köşe yazımı bir kıssadan hisse ile noktalamak istiyorum. 

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: 

– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? 

— Akşam garip bir rüya gördüm. 

– Hayırdır inşallah?.. 

— Hayır mı şer mi öğreneceğiz. 

– Nasıl yani? 

— Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. 

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; 

— Kimdir bu? 

Ahali: Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın berdüşun biri işte!.. 

— Nerden biliyorsunuz? 

– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… 

Bir başkası tafsilata girer; 

– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşta harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. İsterseniz komşulara sorun, der. 

– Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. 

Hasılı kelam, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu: 

— Nereye? 

– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. 

— Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek. 

– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. 

— Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. 

– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? 

— Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından. 

– Aman efendim, nasıl kaldırırız? 

— Basbayağı kaldırırız işte. 

– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini… 

— Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. 

– Şurada bir mahalle mescidi var ama… 

— Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? 

– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden… 

— Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… 

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. 

– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba… 

— Nasıl yani?.. 

– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?.. 

— Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. 

Vezir, cüzüne, teşbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. 

– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından… 

– Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. 

— Niye?  

– Ümmeti Muhammed içmesin diye… 

— Hayret… 

– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Huccetiislam okurdum… 

— Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki… 

– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli… 

— Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? 

– İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada… 

— Doğru, öyle ya?.. 

– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? 

— Peki o ne dedi? 

– Önce uzun uzun güldü, sonra; 

– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne? 

YORUMLAR

  • 9 Yorum
  • Cihan Genç
    5 ay önce
    Tebrikler harika bir yazı. Yenilerini bekliyoruz.
  • Düriye Kosat
    5 ay önce
    Bir çırpıda okuyuverdim, yazan da, yazıda MÜKEMMEL
  • Emel Durmaz
    5 ay önce
    Çokkkk güzel Muhteşem tespitler
  • Cihan GENÇ
    5 ay önce
    Etkileyici bir yazı. Kalemine sağlık arkadaşım.
  • Şakir Karataş
    5 ay önce
    Hayat böyledir işte biz onu okumaya çalışırken o bizi okur ve bildiği hayatı yasatir
  • Seher Öztürk
    5 ay önce
    Çok etkilendim ...
  • Sevim Güler
    5 ay önce
    Mürüvvet hanım her hafta yazılarınızı merakla bekliyoruz. Kaleminize sağlık.
  • Ersin Can
    5 ay önce
    Sayın Özkan;önceki yazınızı da okumuştum. Her ikisi de çok güzel. Elinize, yüreğinize ve kaleminize sağlık. Keyif alarak okudum. Teşekkür ederim. Devamını da ayrıca bekliyoruz
  • Serkan Polater
    5 ay önce
    Süpermiş. Çok güzel teşekkürler